Yazar Sevda Küçüksu
Başlangıçta hiçbir şey yoktu denir; ama bu doğru değildir. Başlangıçta su vardı. Çünkü yokluk, ancak suyla düşünülür. Katı olan dirençtir, hava kaçıştır, ateş itiraftır; su ise hatırlamadır. Su, varlığın kendisini unutmaması için dünyaya bırakılmış en eski düşüncedir.
Bir gün —ki bugün, gün olmaktan çok bir eşiğe benzerdi— su kendi akışını sorguladı. “Neden gidiyorum?” diye sormadı; çünkü gidiş, onun tabiatıydı. “Neyi geride bırakıyorum?” diye sordu. İşte bu soru, suyu sıradan bir madde olmaktan çıkardı.
Akarken değdiği her şeyin kendisine benzediğini fark etti. Taşlar zamanla yuvarlanıyor, dağlar yavaş yavaş eğiliyor, demir paslanarak suya benzer bir sabra bürünüyordu. O an anladı ki su, biçim veren değil; biçimi öğreten bir varlıktı. Gücü zorla değil, bekleyerek kazanıyordu.
Bir gölün ortasında durdu uzun süre. Durgunluk, onun için ölüm değildi; derinleşmenin başka bir adıydı. Yüzeyi sakin olan her suyun altında bir karmaşa, her berraklığın içinde karanlık bir hafıza vardı. İnsanlar göle baktıklarında kendi yüzlerini görürlerdi; ama göl, onların içindeki çatlakları seyrederdi. Çünkü su, bakanı değil, bakışın niyetini yansıtırdı.
Zamanla su, insanla arasında gizli bir benzerlik kurduğunu fark etti. İnsan da su gibi akmak ister, ama durmak zorunda kalırdı. İnsan da su gibi hatırlamak ister, ama unutarak yaşardı. Bu yüzden insanlar en çok susadıklarında kendilerini ararlardı. Susuzluk, bedensel değil, varoluşsal bir eksiklikti.
Bir gün bir insan, nehrin kenarında oturup suya sordu: — “Beni neden hep terk ediyorsun?”
Su cevap vermedi. Çünkü bazı sorular, cevaplandığında anlamını yitirirdi. Bunun yerine insanın ellerini soğuttu, dizlerini susturdu, zihnini yavaşlattı. Su, konuşmazdı; temas ederdi. Çünkü hakikat, kelimelerle değil, geçişlerle taşınırdı.
Yüzyıllar geçti ya da geçmedi; bunu kimse ayırt edemez. Su, bu süre boyunca buhar oldu, yağmur oldu, kar oldu. Her hâliyle şunu düşündü: “Ben değişiyorum, ama eksilmiyorum.” İşte metafiziğin eşiği tam buradaydı. Değişmeden kalmak mümkün müydü? Yoksa kalmak, değişmenin başka bir biçimi miydi?
Bir gece, su kendi kendine şu hükme vardı:
“Benim varlığım, gittiğim yerlerde değil; geride bıraktığım izlerde.”
İnsanlar bunu çok geç anladı. Bir suyun çekildiği yerde çoraklık değil, hatıra kalıyordu. Kuruyan nehirler, yalnızca iklimin değil, vicdanın da haritasıydı. Çünkü su, insanın içindeki merhametle aynı yerde eksiliyordu.
Sonunda su, denize ulaştığında bireyselliğini kaybetmedi; aksine çoğulluğun anlamını öğrendi. Damla olmaktan çıkmak yok olmak değildi; daha büyük bir bilinçte yerini almaktı. Deniz, damlalara şunu fısıldadı: — “Ben, sizin vazgeçtiğiniz benliğinizim.”
O günden sonra su, artık sadece yaşam vermiyordu; anlam da veriyordu. Bir bardakta durduğunda bile insanlara şunu hatırlatıyordu:
“Beni içtiğinde yalnızca susuzluğunu değil, unutkanlığını da gideriyorsun.”
Ve belki de bu yüzden, insan ne zaman kendine yaklaşsa bir kıyıya oturur.
Ne zaman kendinden uzaklaşsa suyu kirletir.
Çünkü su, varlığın aynasıdır.
Kırılmaz.
Ama her şeyi gösterir.
İstersen bunu daha şiirsel, mistik, ya da tasavvufi bir zemine de taşıyabilirim.
Edit: Orhan Özer