Tarihin Gizleri 2 (Tefrika)

t

Ayşin Çoban


On katlı köşkün ondan fazla odası kocaman salonu ufkunun sınırlarını aşan deniz manzarası vardı; ama onun kalbi dar bir kalıba sıkıştırılmıştı ve o dar kalıba aldırmadan kalbinin çırpınışları canını daha çok yakıyordu.

Onları bu köşke getiren tek sebepti kaybedecek hiçbir şeylerinin kalmayışı. Köşkte tarihin tozlarını yutarken neden burada olduklarına anlam vermek isteği en çok da ne olacaksa olsun vazgeçmişliği, burada olmalarına sebepti. Hepsi tek bir amaç için oradaydılar, bir cevap alabilmek ve hepsi özenle seçilmiş gibiydiler, tam hayattan kopmak üzere toplatılmaları hayli ilginçti. Sadece kendilerine gelen notlardan haberdardı hepsi, sadece kendilerinin davet edildiklerini sanıyorlardı, kendinden başka kişileri görünce belki bir açıklama yapan olabilir diye birbirilerinin yüzlerine merakla bakakaldılar. Kimseden ses çıkmayınca Fatih devreye girdi “Açıklama yapacak biri yok mu? Kim buranın yetkilisi?” Bu konuşmaya hepsi şaşırmıştı, yetkili olabilir mi?” diye herkes heyecanlanmıştı. “Abi ben Gökhan, fakat ben de sizin yetkili şahıs olduğunuzu sanmıştım.”
“Ne yani, bu işin bir muhatabı yok mu? Siz bayan, ya siz, siz de mi bildirim aldınız?”
“Evet” dedi Canan, “ben de sorumlu ya da yetkili falan değilim yani.” Canan’ın bu açıklamasından sonra herkesin odağı Sevil olmuştu. Sevil de “Hayır arkadaşlar, benim de bilgim yok ne yazık ki!”
İşte şimdi daha büyük bir bilinmezin içindeydiler, muhatap yok, bilgi alabilecekleri hiç kimse yok, nasıl bir yol izleyeceklerini bilemeden kalakaldılar. Tam o sırada köşkün kapısı bir kez daha açıldı; siyah gözlüklü, takım elbiseli, sert mizacı olan bir adam tekerlekli sandalyedeki küçük kız çocuğunu salonun ortasına kadar getirdi, kız çocuğu tüm bilmişliğiyle hepsini teker teker baştan aşağı süzdükten sonra “Tamam Rıfat bey, artık gidebilirsiniz.” diyerek eliyle de işaret etti. Herkes o kadar şaşkındı ki ve içlerinden “Yetkili yoksa bu mu?” diye düşündükleri sırada “Hayır hayır, tahmin ettiğiniz kişi ben değilim, hem on iki yaşındaki bir çocuk olmasını düşünmek akıl işi değil, öyle değil mi?” diyerek salonun ortasındaki masaya ilerledi, Canan’a işaret ederek “Sandalyeyi kaldırabilir misiniz lütfen?”
Canan sandalyeyi kaldırıp yardımcı oldu, “O zaman siz de buyurun, tanışalım.” Herkes masanın etrafına toplanıp oturdu. “Evet, şimdi hepimiz buradayken tanıtayım kendimi; ben Asya, on iki yaşındayım, bana da size gelen bir çağrı bildirimi geldi, babam buraya gelmemi her ne kadar istemese de ben gelmekte ısrarcı oldum. Neden diye soracak olursanız, bana gönderilen not ilginçti. Benim geçmişte kim olduğum devlet tarafından gizlilik politikası gereği gizlendi. Hem bu gizliliğe ulaşmış olunmasının gerekçesini merak ettiğimden hem de babam gibi bir adama rağmen bu bilgilere ulaşılması hayli güç olduğundan mutlaka önemli bir sebebi var diye düşündüğüm için buradayım.’
Hepsinin aklında aynı soru dönüyordu on iki yaşındaki bir kız çocuğunun geçmişi ne diye gizlilik politikasıyla korunabilir ki? Çok geç olmadan Asya söze girdi.
“Biliyorum, merak ettiniz geçmişte yaşadıklarımın ne diye gizlendiğini. Ben henüz üç dört yaşlarındayken öz babam, öz annemi silahla öldürdü, aslında ölmemişti henüz, silahla yaralanıp yere düşünce ben annemin yanına gittim, meğer ölmüş gibi yapıyormuş, babam bir an önce çıkıp gitsin diye; ama ben anneme sarılıp ağlayınca bir kurşun da bana sıktı omuriliğime saplanmış, sonrasını çok hatırlamıyorum. Annem üzerime kapaklanmış, babamın bana sıktığı her kurşun ona isabet etmiş, tekerlekli sandalye o günün eseri, ailemin öz ailem olmadığını çoktan biliyordum; ama onlar benim bunu bildiğimi bilmiyorlardı, iki yıl önce öz olmayan anneme bu yaşadıklarımı anlattım, çok şaşırdı, “daha dört yaşında bir çocuğun bunları hatırlaması mümkün değil” dedi; ama o da biliyordu, anlattıklarım hepsi doğruydu, bunun üzerine
IQ testi yaptırdı ve normal insan zekasının yüzdesi üzerinde sonuç alındı. Sanırım küçük yaşta yaşadıklarımı hatırlamam bundan dolayı. Bana gelen notta bu olayın özeti geçilmiş ve şöyle yazıyordu. ‘Sen geçmişin birkaç yıla sığdırdın, oysa senin geçmişin asırlar öncesine dayalı” işte bu yüzden buradayım. Peki ya siz?”
Sevil hemen konuşmayı aldı heyecanla “Benim de kimliğim gizli kanuni olarak gizlilik politikası var. Ben de hiç kimsenin bilmediği geçmiş kimliğimi bilmelerine çok şaşkınım. Benim de buna benzer bir hikâyem var. Biz beş kız kuzen ailelerimizin verdiği ölüm cezasına çarptırıldık, bizi toplayıp arabada kurşuna dizdiler, sonra hepimizi nehre atıp arkalarına bile bakmadan gittiler, içlerinde bir tek ben hayatta kaldım, sabah kendimi nehrin kenarına düşmüş kırık bir ağacın dalına takılı buldum, zorlukla yürüyerek karakola ulaştım, devletimiz can güvenliği sebebiyle gizlilik koruması altında yeni kimlik yeni yerleşim sağladı. Ben de bu bilgiyi bilip de bana ulaşanları merak ettim ve nedeni araştırmak için buradayım. Benim notumda ‘Geçmişinde yaşama tutundun büyük cesaret. Peki gelecekteki seni çağırmaya cesaretin var mı?’ yazıyordu, ben de bunun için buradayım.”
Herkes çok şaşkındı ve o an anladılar ki ortak kaderleri vardı. Hayat hikayelerinin birbirine benzerliği hayli şaşırtıcı ve hiçbiri o köşke sebepsiz çağrılmamıştı.
Peki çağrılma sebeplerini bulabilecekler miydi? Bilinmezlik içinde sustular.

İki kez kapıyı tıklattı, içeriden “Giriniz” sesiyle içeri girdi. “Hocam!”
“Gel Zehra” deyip elindeki dosyayı biraz daha inceledi, gözlüğünü çıkararak “Nasılsın bakalım asi öğrencim Zehra oğıl!’
Tebessüm edip “Sağ olun hocam, siz?” daha sözünü tamamlamadan “İyiyim iyiyim” dedi Adil bey, “Asıl meselemize gelelim Zehra, tezinde yanılmadın, doğru; ama bu benim senin tedavi yöntemlerine katılmadığım gerçeğini değiştirmez. En başındaki fikirlerim hala geçerli, bilimde bu tür inanışlara yer verilmemeli. Seninle böyle bir yol izlememiz ilk ve son olacak Zehra. Gizlilik anlaşmasını da asla unutma, bu konudan kamuoyu haberdar olmayacak.”
“Nasıl isterseniz hocam, benim tedavi yöntemlerime tasdik edip etmemenizi saygıyla karşılıyorum, sonuç elde etmek için elimden geleni yapacağıma şüpheniz olmasın.”
“Tüm öğrencilerimi bu iş için görevlendirdim, her öğrencim büyük çabalarıyla gereken araştırmaları yaptılar, sonuç beş kişiye ulaşabildik, bu atalardan aktarım dediğin meseleye hala akıl erdiremedim saçmalık, bir asır önce ölmüş bir kadının ruhsal aktarımı nasıl olur da soyundan gelen birkaç insanın ruhuna miras olabilir ki? Anlam vermek saçmalık”
Çaresiz kalınca saçmalık saydığı bu yönteme bile başvurmuştu Adil.
“Hocam, küçük bir açıklama yapayım, tatmin olmayacağınızı bilsem de bazı ruhlar seçilmiş olandır ve bunlar özgürlüğü elinden alınırsa özgürleşmek için asırlar geçse bile savaşıp dururlar. Ta ki hür kalana dek ya da tutsak bıraktığı yine kendi gibi seçilmiş ruhlarla bağı kesilene dek bu döngü devam eder asırlar sürse de”
Seçilmiş ruhların şifacı yönlerini kullanmaları kaçınılmaması gerektiren bir faktördür, eğer bu ruhlar şifacılıklarını kullanmasa hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalırlar ya da şifacı olmaları kısıtlanırsa o tutsaklıktan özgürleşmek için en acı olayları yaşamaya mecbur kalırlar, bu olaylardan ders çıkarmadıkları müddetçe de kara bir bahtın müdavimi olur bu döngü içerisinde kaderlerini yine kendileri gibi seçilmiş ruhlara miras bırakırlar, bu yüzden köşke çağrılan her ferdin hazin dolu bir geçmiş yaşantısı var. Bundan ötürü her insanın kaldıramayacağı dehşet verici olaylar başlarına gelir, tek çözümü ise bu ruhların miras bırakılan atalarından bağlarının kesilmesi olur. Böylece özgür kalırlar, aynı zamanda atalarının ruhları da özgürlüklerine kavuşur.

Köşkün kapısı son kez açıldı ve son misafir de içeri girdi. Fatih “Oh, çok şükür, umarım açıklama yapacak biridir bu gelen!” diyerek ayağı kalktı, hepsi gözlerini yeni gelen misafire çevirip merak dolu gözlerle baktılar. Zehra hepsini tek tek süzdükten sonra oturdukları masada bir sandalye çekip oturdu. Dosyasından çıkarttığı boş kağıtları bir bir uzatıp “Şimdi sizden buraya çocukluğunuzdan beri gördüğünüz aynı rüya figürünü yazmanızı isteyeceğim.”
Canan “Bir açıklama yapmanız gerekmiyor mu? Saatlerdir burda bir açıklama yapılmasını bekliyoruz.”
Hepsi Canan’a hak verdi. Zehra “Bakın, açıklama yapacağım; ama öncelikle işime odaklanmalıyım ve tabi ki gizlilik anlaşmasını kabul edip imzalarsanız bu açıklamayı yapacağım, buna emin olabilirsiniz. Şimdi lütfen dediklerimi harfiyen yapın, ne kadar hızlı biterse o kadar çabuk açıklama gelir.”
Başka seçeneklerinin olmadığını hepsi kabul etmişti, Zehra’nın istediği yönde hareket etmeleri gerektiğini biliyorlardı, öyle de yaptılar. Kağıtlara istenileni yazıp Zehra’ya uzattılar tam da Zehra’nın tahmin ettiği gibi hepsinin rüya figürü aynıydı beyaz gipürlü elbisesiyle uzun, siyah, lüle lüle saçlı; güzelliği göz kamaştıran genç bir kadın. Yazılanları hepsine okutunca hiçbiri şaşkınlığını gizleyemedi, ne olabilirdi anlam veremiyorlardı. Zehra konuşmaya başladı “Bakın bu ruhlarınızın asırlar öncesinden tutsak edildiğinin bir göstergesi, hepinizin geçmişte hazin hikayeler yaşadığını biliyorum, buna dur denilmese daha da hazin bir hayatınız olacak ve bu nesilleriniz boyu sürecek.”
“Saçmalık bu!” dedi Fatih, aslında hepsine saçma ötesi gelmişti, ama buraya ne diye davet edildiklerini öğrenmek isteği bu saçmalığın bir parçası olmaya itiyordu onları.
Fatih de aynı düşüncelere katılıyordu, her ne kadar saçmalık bulsa da bu oyunu oynayacaktı, yeter ki bir bilgi elde edebilsinler.
“Canan, ilk seninle başlayalım; tam karşıma geçmeni isteyeceğim senden ve geride kalanların sessiz kalmalarını rica edeceğim.” Canan sırtını hepsine dönük bir şekilde Zehra’nın karşına geçip oturdu. Ellerini endişe ettiğinden birbirine sıkı sıkı tutturmuştu. “Öncelikle ellerini çöz Canan, sonra bana odaklan.” Fakat Canan heyecandan odaklanma problemi yaşayınca “Canan, gözlerini kapat ve denileni yap.” Gözlerini kapatıp pürdikkat Zehra’yı dinlemeye başladı. “Şimdi olabildiğince gevşemeni istiyorum, kulakların bir müzik frekansı duyacak, onu duy.” Canan şaşkındı; ama o müziği duyuyordu, “Sorularıma işaretle evet ya da hayır demeni istiyorum, müziği duyuyorsan evet de.” Canan evet der gibi başını salladı, onu izlerken şok oldular, o müziği sadece Canan duyabiliyordu.
‘Şimdi kendini yemyeşil bir alanda gör, bir yandan da şelalenin sesini işit, beyazlar içerisindesin kelebekler sana eşlik ediyor, yemyeşil alanda huzur içindesin, akan suya dokun onu hisset bir yudum iç. Şimdi sağına bakmanı istiyorum, kim geliyor ordan’ deyince Canan hıçkırarak ağlamaya başladı. ‘Babam babam orda.’
“Şimdi senden ona sarılmanı istiyorum, babana sarıl ve güveni hisset.” Canan haykırarak ağlıyordu, ‘Ona ne demek istersin Canan, hepsini söyle’
“Baba, sen gidince yalnız seni değil, annemi de kaybettim; beni terk eden yalnız sen değildin, senden sonra annem de beni terk etti; o melek gibi kadın gitti, yerine memnuniyetsiz, her şeye homurdanan, çekilmez bir kadın geldi; çok yalnız kaldım baba, çok.”
“Şimdi babanın seni anladığını, sana yaptığı haksızlığın farkına vardığını gör, helalleş onunla ve özgür bırakıp affet, baban gitti mi Canan?” Canan başını sallayarak “evet” dedi. Hala içindeki o acı hissedilebiliyordu. “Şu an başka bir şey isteyeceğim senden; suya eğil, yüzünü yıka, bir yudum daha iç, içtin mi?” “Evet” dedi Canan. “Sol tarafına bakmanı istiyorum senden, geleni tarif et bize.”
-Bu çok güzel bir kadın, çok güzel; fakat ağlıyor.
-Üzerindeki elbiseyi tarif et.
-Gipürlü, çok güzel bir elbise, bembeyaz; saçları upuzun, siyah; bana gülümsüyor.

-Canan, şimdi senden istediklerimi harfiyen yapmanı istiyorum, ona az bir mesafeye kadar yaklaş, sen yaklaştıkça onun göbeğinden senin göbeğine uzanan bir hortum hamilelikteki anneyle bebeği bağlayan kordon gibi göreceksin, gördüysen rengini söyle.
-Koyu kırmızı.
-Bu tutsaklığın rengi bu, elinde gümüşten bir makas var, görebilir musun Canan?

-Evet.

-O makasla koyu kırmızı kordunu kesmeni istiyorum. Kestikten sonra, ona dediklerimi söyle, ben iyiyim sen de iyi ol, senin bıraktığın tutsak ruh halini reddediyorum, iade ediyorum, bu aktarımı sonlandırıyorum, ben özgürüm sen de özgür kal, bana yaşattığın ruhsal tutsaklıktan ötürü seni affediyorum.
Sen de beni hür bırak.

Dediklerimi yaptın mı? Canan “eve”t dedi.

-Tamam şimdi ona sarıl ve vedalaş; gitmesini, özgür olduğunu, artık bu köşke hapsolmadığını bedeni gibi ruhunun tutsak tutulmadığını anlat ve yolcu et.
Canan denilenleri harfiyen yaptı, asırlık bir tutsaklığa hürriyetini verdi. Zehra Canan’a uyguladığı bu terapiyi her birine ayrı ayrı uygulayıp yıllar önce haspolunduğu bu köşkte acı çeken bir ruhu serbest bırakmanın huzuru ile oradan ayrıldılar birer birer. En çok karşı çıkan Fatih, en çok teşekkür eden oldu Zehra’ya ve bu köşk macerasında kadim dostluklar elde ettiler, şimdi hepsi her yıl o köşkte buluşuyor dostluklarını pekiştiriyorlar. Bu dostluk grubuna “hür ruhlar dostluğu” lakabını taktılar.

İstanbul Rumelihisarı semti.
Bu köşkün perili olduğuna inanan halk pek de yanılmamış olmalı, aslında söylentilere göre o tarihte yaşayan halk görüşlerinde ikiye ayrılmış, bir tarafı buraya Ziya bey tarafından aşık olduğu, kendinden yaşça çok genç bir kadınla izdivacının ardından kıskançlık sebebi ile hapsedilen periler kadar güzel bir kadının olması hasebiyle perili köşk adının verilmesi, diğer taraftan ise köşkün savaş sebebiyle terk edildikten sonra virane kalıp o güzel kadının ruhunun hala orda gezindiğine inananlar.
Günümüzde ise tadilatı için çalışan işçiler tarafından beyaz gipür elbiseli bir kadının yansımasını aynada gördükleriyle halk arasında endişe uyandırması bilimsel açıklamalar talep etmesiyle yapılan araştırmaların varıldığı son durum. İşte o köşke hapsolan güzel kadının ruhsal aktarımını miras olarak bıraktığı soy bağından olan yine seçilmiş ruhlardan bu beş kişinin yaşam öyküsü.

Related posts

Birey ve Anne Olarak Toplumsal Sorumluluğumuz

Türkülerin Hikayesi

Haftanın Yeni ve Dikkat Çeken Yabancı Filmleri