Tarihlere yüklenilen mana âlemine Temmuz’un ikisini ekledim. Dedem valizini almadan sessiz bir gemiye binip ebedi bir istirahatgâha doğru yola çıktı. İlmini sağa sola serpiştirerek toprakla buluştu. Yorulunca da kalbindeki emanet bileti kullandı. Bizim yolculuğumuz ise henüz başladı. Yolun ortasında mıyız, sonunda mı? Şair gibi net bir şey söylemek mümkün olmasa da arpa boyunca yürüyoruz. Kuşların cıvıltısını, balıkların sessizliğini, karıncanın selamını çözemeden yürüyoruz. Dedem çözmüştür belki de.
Karmaşık şifrelerle dolu bir adamdır dedem. Ama onu çözünce hayatın anlamını bulmuş gibi olacağımı bilmiyordum henüz. Ne okuduklarından ne yazdıklarından haberdardım. Cahilliğin başlarındaydım. Gerçi genç ve cahil kelimesini birbirine çok yakıştıranlar olmuştur ama yaşlandıkça cehalete düşmeyeceğinden kim emin olabilirdi? O zamanlar bunlar benim derdim de değildi ya küfem boş, ben bomboştum. En ufak bir esintide oradan oraya sallanan yaprak misali hafif ve pusulasızdım. Dertsizliğin en büyük dert olduğunun bilincinde olmadan kafamın içindeki cevizi taşıdım da taşıdım. Ama yoo, o kadar da haksızlık etmemeliyim kendime. Birkaç kırıntı ben istemeden daha doğrusu fark etmeden damlıyordu zihnime. Ama kalbime inmeden. Ben ne yapayım böyle bilgiyi. Aklımla kalbimi, zihnimle gönlümü bir edemedikten sonra.
Urgan vardı, asılıp da gönlüme doğru inemedim. İnip de yükselemedim. Boynuma dolandı beni boğmaya kalktı, beceremeyince de yıldızlarla süsledi. Bir gün başarı oldu, bir gün şöhret; bir gün altın oldu bir gün elmas. Onun süsü dünya döndükçe devam edecek. Şimdilik ben asıldım, parkta eğlenen çocuklar gibi bir ileri bir geri gidip duruyorum. O zamanlar baş edememiştim onunla. Dedim ya genç, yani cahildim. Ben dedeme, dedem rahledeki kitaba bakar dururduk. Ben ondan, o kitaptan cevap beklerdi âdeta. Bir türlü anlamazdım dedemi. Sofra onu bekler, sorular onu. O ise tın tın yürür, ton ton gülümserdi. Ne kavgalar verirdim ne yıldırımlar çakardı içimde anlamazdı. Yoksa anlar da o yüzden mi konudan konuya atlardı. Rahmet yağmuru yağdırmak isterdi belki de. Ben anlamamışım. Zaten ne anladım ki şu toprakta. Bir tümsek oldu en son dedem o toprakta. İmtihanını tamamlamıştı. Ben tamam olmadım. Yarım yarım dolaştım. Galiba her şeyden yarım yediğim için. Ekmekten yarım, elmadan yarım derken yarım yamalak kaldım hem de yamalı.
— Babacığım, bir sorum var.
Ben baba derdim ona, büyükbabamdı o benim. Yalnız ben değil, herkes baba derdi ona. Oturduğu yere sağ eliyle iki defa vurup otur işareti yaptı. Bir iki, bir iki. Bedenin ve ruhunla otur diyordu hâl diliyle; lakin ben yine anlamıyordum. Bir çuval gibi yığılıp otururdum. Şimdi düşünüyorum da ne kabaymışım. Kemiğe sarılı perde derime aldırış etmeden elimi avucunun arasına alıp: ‘‘Ne ince parmakların var. Anneninkiler de öyle.’’ derdi. Biz ninemize de anne derdik. Büyükbabam babaanneme hayrandı. Bir ona bir de semayı süsleyen aya. Galiba onun gönlünü süsleyen de babaannemdi. Ben hiç benzeyemedim ona. Ne gönlümü süsledim ne de zihnimi. Yok yok, yine haksızlık ediyorum. Düşünüyorum da bazen, yaptığım haksızlıklar arşa değiyor. Bir gün tutuklayacaklar beni.