Birsen Acar
“Bazen varlığı içimi bir bahar sabahı gibi ısıtıyor. Kalbimde çiçekler açıyor, dünya yumuşuyor, ben hafifliyorum. Ama bu anlar hep kısa sürüyor… Çoğu zaman içimde gri bir sonbahar başlıyor. Yine de kopamıyorum.
Çünkü o bahçeyi bir kez gördüm. Bir kere sevilmiştim… Bir kere iyi gelmişti, bir kere parlamıştım. Ve o “bir kere” bütün hayatımı esir aldı.”
İstemsizce dillenen cümlelerin sorumlusuydu rüzgarın kumsaldan çalıp getirdiği şarkı. Aceleyle mor kapaklı defterini açtı. Yazmasa çatlayacaktı. Dışarıdan gelen sesleri dinledi sonra. Genç kız kahkahaları, delikanlı naraları, gitarla ritim tutan alkışlar. Dans edenlerin ellerinde zil mi vardı? Maharetli dudaklarda ıslıklar, coştukça coşuyor kızlar, oğlanlar. Şimdiden uzak, eskiye yakın bir şeyler kıpırdadı yüreğinde. Şarkı kafasının içinde çalıyor gibi.
“Cebimde ucu ucuna yetecek bir para,
Ve içimde umutlar…
Bir çanta ve anılarla koyuldum yola,
Akdeniz, merhaba!
Tarlada, patikada, dağlarda,
Başka bir tat var yollarda.
Çok yorulmuş bir haldeydim.
Kendimi buldum aşkında .“
Alışık olmayan dudakları acemice eşlik etti şarkıya. Rüzgarla dalganın ritmine uyum sağlayan solo gitarın yankılı sesi ne kadar doğal ve sıcaktı. “Kesinlikle akustik bir gitar! “dedi bilmiş bilmiş. Ekledi, “Pena kullanıyor, vuruşları sert ama ritmik, ses dolgun ve güçlü.” Gözlerini kapattı. İlk gençlik yıllarında, ilk aşkının söylediği şarkıya eşlik ediyordu gitarıyla. Kumral, omuzlarına düşen saçlarını savurdu sevdiği, yanık teninde parıldayan deniz gözleriyle baktı gözlerine, derindi çok derindi bakışları. Tam on yedi yaşındaydı kadın, denizin kenarındaydı, gitar çalıyordu, boğulmamak için çırpınırken. Şarkı kaldığı yerden devam ederken şarkıcı hâlâ kumral ve deniz gözlüydü.
“ Bekler sahilde meltem, içimde fırtına,
Yeniden de sevebiliriz, Akdeniz!
Sensiz avare geçer, hüzünlü akşamlar.
Yeniden de sevebiliriz, Akdeniz!
Dereden tepeden gel,
Kıyıdan köşeden gel.
Yatağını, yorganını,
Çeyizini, bohçanı,
Yüreğini kap da gel! “
Şarkının sözleri artık duyulmuyordu, rüzgar da kadın gibi yorulmuş olmalıydı.
Bir tutam ışık demeti, perdenin arasından bal rengine çalan gözlerine şöyle bir dokunup geçerken yalancı, yeşil parıltılar bıraktı geride, ışık hemen söndü. Bu ana şahit olup buğulanan bakışlarını yakalasaydınız şaşırırdınız. Ne munis ne ince ne masumdu! Keskin yüz hatları yumuşamış, sımsıkı kapalı kalın dudakları bir şey diyecekmişçesine aralanmıştı. Ama yine kısa sürdü bu bahar, akşamla beraber içine gri bir sonbahar çöktü. Her gün batımında olduğu gibi. Çocuktu, küçücüktü; terk edilmeyi bir akşam vakti öğretmişlerdi ona. Freud “Herkes babasını öldürmek ister. “demişti. Herkesi bilmiyordu ama o bırakıp gittiği gün öldürmüştü babasını. Ondan sonra bilinçdışı terk etmeyi seçmiş, içindeki öfke büyütmüştü küçüğü. Kumsalda gitar çalan on yedi yaşına bile acımadı, yalnızlığa mahkum etti onu. İlk gençliğine dair kumsaldaki kız imgesi, Van Gogh’un Yaşlı Gitarist ‘i gibi zamanla, kırıştı, buruştu, soldu. Yine de taze kalan, eskimeyen bir şeyler vardı işte. Kalbinde çiçekler açtıran, dünyasını yumuşatan, onu hafifleten sevme ve sevilme duygusu. Bu ikisini bir anda yaşamak! İşte bir kere, sadece bir kere o bahçeyi görmüştü, bir kere parlamıştı ve o “bir kere” bütün hayatını esir almıştı.
Yosun kokulu dalgaların sesi, gecenin bütün sesleriyle hemhal. Kadın eteğine düşen beyaz saçlarını tek tek topluyor. Ekranda hep aynı mutlu gençliği. Görüntüleri izlerken alnındaki çizgiler belirginleşiyor kadının. O, camın arkasında dans ediyor. Dalgalı saçları nasıl da dalgalanıyor. İşte gülüyor! Ne kadar güzel gülüyor! Çiçeklerden başına taç yapmış biri… Uçuşan elbisesinin eteği, bacaklarına dolanıyor; yine de dans ediyor kadın. Elini tutmuş aynı kişi. Gülüyor, çok gülüyor. Koşuyor, koşuyor yalnız başına. Geride bırakıyor gençliğiyle beraber güzel olan her şeyi. “Sen hiç gülmez misin? “diyor bir küçük kız, sokağın ortasında. Cevap vermiyor. Kumral bir genç adamın aşık sesi “Gitme! “ diyor. Gidiyor ardına bakmadan. Tıpkı onun gibi. “Çeke çeke babana mı çektin sen? “azarlıyor anneannesi. “Okuldan aradılar yine. Her gün şikayet, her gün şikayet! Annen gibi ben de ölüvereceğim dertten. Kim bakacak sana o zaman? Hayırsız babana çekmişsin, çekmez olası! “Koşuyor kadın, bütün yaşlarından geçiyor tek başına. Hep on yedi yaşında takılıyor.
Koltuğa, eğreti yasladığı başı düşünce açtı gözlerini. Ekranda aynı görüntü dönüp duruyordu. Ses başını ağrıtmıştı. Kapatma düğmesine basıp her şeyin yok oluşunu seyretti.
Telefonuna üst üste gelen bildirimler! Ne sinir bozucu bir ses! Tek kelimelik cevaplar yazarak geçiştirdi yeni sevgilisini. Önceki akşam farklı bir ambiyansla ettiği evlilik teklifinin fotoğraflarını gönderip duruyordu adam. En son gönderilene takıldı gözleri kadının. İnatla boyamadığı saçlarına, yüzünde belli belirsiz çizgilere rağmen hâlâ güzel buldu kendini. Yanındaki adamın aşk dolu zavallı bakışlarına, içten gülümsemesine tahammül edemedi. “Bu iş fazla uzadı. Bir bahaneyle bitirmeli. Bu ne böyle vıcık vıcık! “dedi yüzünü buruşturarak.
Vakit epey ilerleyip el ayak çekildiğinden olsa gerek, kumsaldakileri daha net duyuyordu. Kadın son kurbanına ayrılık mesajını yazıp gönderirken hiç bilmediği bir şarkıyı söylüyordu genç solist… Pencereyi kapattı. İçeriye dolan gri sonbahar içini titretirken o delikanlının varlığıyla ısınmaya çalışıyordu on yedi yaşı.
2 Comment
Kaleminize sağlık. Tasvirler çok güzel. Ben de yaşlı gitaristle beraber onyedi yaşında kaldım âdeta
Merhabalar , Birsen hanım hikayelerinizi merakla okuyorum, Yaşlı gitaristi okuyunca aynı zamanda güzel şarkı sözleri de olur bunlardan diye içimden geçirdim, kaleminize sağlık, severek okuyorum, açıkcası tekrardan hikaye okuma isteği kazandırdınız bana, …teşekkürler