Yazar Ertan Armağan
Evine giden dar sokakların taş parkelerinde söylenerek yürüyen Rüstem; taşıdığı alışveriş poşetlerini, yorulan elinden nispeten dinlenmiş olan eline aktarırken yanından geçen arabalara kızıyor, hoşnutsuzluğundan keyiflenen çocuklara çatmayı da ihmal etmiyordu. Baharın gelişiyle birlikte ısınmaya başlayan havalarda, dükkâna gidip gelmesi her geçen gün zorlaşıyor, emeklilik günlerini geçireceği Burhaniye’deki satın alacağı müstakil evin hayali sayesinde sabrediyordu. Köşeyi döndükten sonra, evinin bir alt sokağında bulunan kahvede oturan en iyi arkadaşı Ömer’in ısrarla seslenmesi üzerine geri döndü.
Poşetleri boştaki iskemleye bıraktıktan sonra arkadaşı ile selamlaştı. “Yahu bu yaştan sonra dükkân işletmek sana göre değil, baksana! Duymuyorsun, o kadar bağırdım.” diyen arkadaşına, “Çırak işi bıraktı. Saç, sakal işi biter mi tek başına. Yoruldum Ömer. Bu yaştan sonra zor. Neyse oğlanın okulunun bitmesine bir ay kaldı. Satacağım dükkânı.” diye cevap verdi. Annesinin saç tıraşını beğenmediğini söyleyen bir liseli çocuğu tersledikten sonra, bir çay istedi. Arkadaşına, “Şunlara bak Ömer, nesi var bu tıraşın. Neyse kurtulacağım hepsinden.” dedi. Kürşat’ı gülümseyerek dinleyen Ömer, bir sigara yakıp “Oğlan nasıl olsa bitiriyor okulu, geç kalıyorsun bak. Alalım o yazlığı. Sen orda olsan ben hiç gelmem buralara arkadaş.” dedi. Arkadaşının söyledikleri hoşuna giden Rüstem, keyif sigarası yaktı. “Oğlanın özel okul masrafı epey belimi büktü. Şükür, bitiyor. Arkadaş, senden başkasının muhabbetini kafam almıyor. Komşu olacağız orada inşallah.” Kadim dostunun hoş sohbetinin getirdiği huzurun yanı sıra, dinlenmiş olan elleri sayesinde poşetleri kolay taşımanın verdiği rahatlıkla evine gelen Rüstem, mutfakta yemek yapan hanımına sofrayı hazırlarken yardım etti. Yemekten sonra içmek için çayı demlemeye başladı. Buzdolabındaki tatlılar neşesini artırmıştı. Eşine, “Dükkânın yeri merkezi, bir haftada satarım. Storboks mu ne? Öyle bir yer yapacaklarmış. İyi para veriyorlar. Ömer’e bile söylemedim.” dedi. Eski masa üstü bilgisayarı gördükten sonra, “Oğlanın okul bitiyor. Rahatız artık. İki tane yabancı dil öğrendi. Yazılım mühendisi olarak iyi maaşa iş bulur.” dedi. Kocasının heyecanından mutlu olan Zeynep, “Öğlen işler çok dedin ya. Dört tane bira aldım. Karpuzun arkasına istifledim. Görmedin demin. Gençlik zamanlarımızdaki gibi içelim şöyle. Yiğithan’ın sınavları iyi gidiyormuş.” dedi. Eşinin beklenmedik sürprizi karşısında ağzı kulaklarına varan Rüstem, bir türkü söylemeye başladı. Et yemeğinin yanına birer bira getiren eşine iltifatlar ettikten sonra masaya oturdu. Cep telefonun çalmaya başlamasıyla dikkati dağıldı. Bir süre kararsız kaldıktan sonra eşinin “Belki çocuk arıyordur.” demesi üzerine telefonu “Buyur oğlum.” Diyerek açtı.
Rüstem, telefonun diğer ucundaki oğlunu dinlerken televizyonu kapatıp salona yöneldikten sonra ısrarla sorular soran eşine eliyle sus işareti yaptı. Bakışlarında bir boşluk, hareketlerinde düzensizlik vardı. Koltuğa hızlıca oturuyor, bir süre sonra yavaşça yerinden kalkarak odanın içinde geziniyordu. En sonunda salon masasının sandalyesini çekip oturdu. Bir ayağını sürekli sallıyor, arada bir yükselen sesten dolayı telefonu kulağından uzaklaştırıyordu. Derin nefes alıp veren eşine eliyle sakin olmasını işaret ettikten sonra holdeki raftan sigarasını aldı. Çakmağı salona tekrar yönelirken ateşleyip balkona çıktı. O esnada telefon görüşmesinin beş dakikadır devam ettiğini gördü. Duyduklarını bir saattir dinliyor gibi hissediyor, bütün olanların kötü bir şaka olmasını istiyordu. “Aradığımda aç! Saçmalama!” diyebildi sadece. Oğlunun görüşmeyi sonlandırması üzerine yaptığı geri arama başarısız oldu. Yiğithan telefonu kapatmıştı.
Bahar mevsiminin serin bir gecesinde ummadığı haberler alan Rüstem, soğuk terler döküyordu. Eşinin birkaç defa seslenmesine cevap veremiyor, satacağı dükkân ile alacağı yazlık arasında sıkışıyordu. Âdeti olmadığı halde sigarasını balkon demirinde söndürüp izmariti aşağı fırlattı. Eşinin sesi kulağında belirginleşmeye başladığında konuşabildi: “Oğlan mezun olmuyormuş. Hala birinci sınıfmış. Bu kadar zaman söylemeye cesaret edememiş.” Tahmin ettiği üzere ağlamaya başlayan tansiyon hastası hanımını salonun geniş koltuğuna yatırıp elleri ile yüzünü kolonyayla ovalamaya başlarken bir taraftan kapalı olan oğlunun telefonuna sonuçsuz aramalar yapıyordu. Yiğithan’ın en yakın arkadaşı olan Uzay’ın cep numarasını rehberinde zorlukla buldu. Yapılan üç çağrı cevapsız kaldı. Üçlü koltukta ağlayıp sızlanarak uzanan eşine su almak için mutfağa girdiğinde, neşeyle hazırlanmış olan sofranın garip yalnızlığını fark etti. Yemekler çoktan soğumuş, bira şişeleri ısınmış, çaydanlığın altındaki su azalmıştı.
Hissettiği tüm duyguların olumsuzluğu gibiydi mutfaktaki manzara. Bütün hayalleri boş, umutları gereksiz, çabaları anlamsız… İçinde bulunduğu girdap, bardağa su doldurmayı geciktirmesini geciktirip Rüstem’in kendisine kızmasına neden olmuştu. Hızlı adımlarla salona doğru yürürken bardaktan dökülen sular etrafa saçılıyordu. Zeynep, ağlamaya devam edip bir eliyle yastığı sıkarken “Neden yapmış böyle bir şeyi? Anne babaya bu yapılır mı? Kırk yaşında doğurdum ben onu. Ne tedaviler gördüm.” diye dert yanıyordu. Eşinin yardımıyla doğrulup suyunu içtikten sonra, “Senin yaşındaki adamlar akşama kadar yatıyor. Bu yaşta özel okul masrafları için çalıştın. Allah’ım yardım et. Hepsi boşuna mıydı?” diye söylenmeye devam etti.
Alt katta oturan hemşire emeklisi baldızını eve çağıran Rüstem; sokaklarda plansız bir şekilde yürürken boş bir teneke misali yuvarlandığını hissediyor, düşünmeden sağa veya sola döndüğünde sigarasını plansız yakıp yangın yeri olan yüreğinin ateşini, oğlunu her aklında getirdiğinde kontrolsüzce harlıyordu. Aylarca emek verilip istiflenen saman balyalarının bir ateşle kısa sürede nasıl yok olduğunu, küçüklüğünde gözleriyle görmüştü. Tek çocuğunun tüm acı tatlı anıları ile birleştiği ömrünün geri kalan yıllarının ümitleri artık o balyalardan farksızdı. Oğlu için gösterdiği tüm çabalar, her günün sonunda dükkânında temizlediği saç kırıntılarının gereksizliğine ulaşmıştı. Öylece çöpe dökülecek… Artık durum farklıydı. Yaşı altmışı geçen Rüstem, yeni bir başlangıç için vakti olmadığını biliyordu. Bu tıraşın geri dönüşü yoktu. Artık yeniden saç çıkmayacak, elde olan ile hayat sona erecekti. Ömer ile aynı yazlık beldede ev sahibi olup eşiyle birlikte keyifli bir sona hazırlanmaya başlamıştı. Bundan sonra mücadele yoktu hâlbuki.
Zorlukla geçen bir çocukluk, okul bıraktıran fakirlik, yıllarca süren çıraklık, güçlükle açılan bir dükkân, bin bir zorlukla paralar harcanarak kırk yaşından sonra sahip olunan erkek bir evlat… Dükkânı iyi paraya satmaya hazırlanıyordu Rüstem. Evi almakta geç kaldığını söyleyip duran arkadaşını şaşırtıp beklenmedik zamanda yaz bile gelmeden taşınacaktı. Okulunu bitiren oğlunun işe girmesi üzerine deniz keyfini bırakıp söylenerek yardım etmeye gidecekti. İşe yeni başlanmışken oturacağı ev için yardım edilmesi gerekecekti. Ne paralar harcamıştı çocuğuna. Hatta oğlunu, okulun pahalı olan özel yurduna yerleştirmişti. İki sefer girdiği üniversite sınavlarında istediği puanı alamayan Yiğithan, ikna etmişti annesiyle babasını. Özel üniversitelerde imkânlar çok fazlaydı. Yabancı diller öğrenip en iyi şirketlerde çalışacaktı. Lise zamanları gibi tembellik yapmayacaktı. Babasına yeni itiraf etti, “Size getirdiğim her dönem verilen yüksek şeref öğrenci belgeleri sahteydi.” Rüstem kendini bir okulun bankında otururken buldu. Oğlunun mezun olduğu ortaokulun bahçesine gelmişti. Her dönem sonunda eve gelen oğlunun başarı belgelerini gösterdikten sonra yaşadığı sevinçlere lanet ediyor; eşinin yaşadığı mutlulukların dönüştüğü hüzün havuzunun içerisinde boğuluyordu. O yalan övünçleri taşıyan oğlunun hayatından yok olmasını istiyor, bir kalp krizi geçirmek için dua ediyordu. Yeni bir başlangıç için yeterli vakti olmadığını biliyor, tek bir gün daha çalışmak istemiyordu. “Nasıl sürdürülür böyle bir yalan, dört sene!” diye düşünüyordu. Aç karnına içtiği sigaraların birinin söndürüp birini yakarken ruhundaki acı veren boşlukların büyüdüğünü hissediyor, doktorların kanser olduğunu söylemelerini istiyordu. Aldığı her nefes canını yakıyor, umutla sarıldığı düşlerin teker teker kâbusa dönmesiyle baş edemiyordu.
Çeşitli rahatsızlıkları bulunan Zeynep olmasa, yaşamaya dair tek bir nedeni dahi olmayan Rüstem, baldızını aradı. Eşinin hastanelik bir durumu olmadığına seviniyor olmasının başlangıç aşamasında aklına yine Yiğithan geldi. Telefon görüşmesinin detaylarını hatırladıkça yüreği paramparça oluyor, çocuğunun bebeklik hallerini düşünmeye çalışırken Yiğithan’ın masumiyet zamanlarına ulaşmak istiyordu. Çabaları sonbahardaki yapraklar gibi sararıyordu. Hıçkırarak ağlayan oğlunun sesi kulağında yankılanıyordu: “Baba, seninle konuşabilmek için çok içtim. Sakın bir şey söyleme, kendimi öldürürüm yoksa. Ben mezun olamıyorum. Hala birinci sınıfım baba. Tüm okul paraları boşa gitti. Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum baba. Ne olur soru sorma.”
İçinde bulunduğu açmazın boyutlarını, gözyaşları dinmeye başladıkça kavramaya başlayan Rüstem, beş sene boyunca katlandığı tüm zorlukların rüzgârda dağılan toprak misali nasıl amaçsızca savrulduğunu, çocuğunun söylediği her bir itirafın aklına yenice düşmesiyle derinden hissediyordu. “Babam, senin gibi esnaflık yapamam. İzin verin üniversite sınavına gireyim. Devlet okuluna gideyim. Hem çalışır hem okurum. Hayvanları seviyorum. Veterinerlik okumak istiyorum. Affet beni baba. Anneme hemen söyleme ne olur.” diye konuşan oğlu değildi aslında. Başkasıydı.
Emekli öğretmen olan Şefik’in oğlunu ne kadar ayıplamıştı. Kırk yaşında kahvehane köşelerinde işsiz güçsüz oturuyor, çalışmıyordu. Babasından harçlık alıyordu o yaştaki adam! Yiğithan, Şefik’in oğlu gibi mi olacaktı? Mendiliyle yüzünü sildi, o sırada telefonu çalmaya başladı. Arayan oğluydu. İlk defa evladından gelen aramayı açmakta tereddüt etti, gökteki yıldızlara umutsuz bir bakış attı. “Benim sınavı ne zaman bitecek Allah’ım” diyebildi sadece.
Editör: Kübra Çakar