Yazar Semra Çavuşoğlu
semrahasan41@outlook.com
Zamansızlık zamanında Güneş’in etrafında dönen sekiz esrarengiz arkadaş vardı. Başı, ortası, sonu olmayan evrenin bir yerinde, zamansızlığın boşluğunda sessizce dönüyorlardı. Kimisi soğuk, kimisi sıcak, kimisi gizemli, kimisi karanlık, kimisi aydınlık… Aralarından biri Dünya isminde mavi bir gezegendi. O diğerlerinden daha duygusal ve yalnızdı. Hem karanlığı hem ışığı taşıyan Dünya’da insanlar için hayat vardı. En öğretici, aynı zamanda da en ağır titreşime sahip olan Dünya’ya gelen ruhlar, buraya neden geldiklerini unutarak gelirlerdi. Hani insanda kalp çakrası vardır ya, Dünya da evrenin kalp çakrasıydı.
Dünya’nın Venüs’e karşı asırlardır süren sessiz bir aşkı vardı. Venüs ışığıyla Dünya’yı geceleri aydınlatır, onun denizlerini sevgi ışığıyla parlatır, uzaktan da olsa aşkının karşılıksız olmadığını hissettirirdi. Venüs’ün ışığı parladığında Güneş bile araya girmezdi. Bir de Ay vardı ki Dünya’nın en yakın dostu idi. Venüs’e hiçbir zaman kavuşamayacak olan Dünya’yı teselli ediyordu. Satürn hiç akıl erdiremezdi Dünya’ya. “Onun atmosferi zehirli, seni yakar!” dese de aldırmıyordu Dünya. “Onun ışığının verdiği umuda tutkunum ben” diyordu. Merkür ise kıskanıyordu ve “Sana ben daha çok yakınım ama onu daha çok seviyorsun” diye sitem ederdi. Dünya’nın ise cevabı derin olurdu. “Sevginin mesafeyle ilgisi yok ki…” derdi. Dünya, üzerinde insanlar yaşadığı için oldukça yorgun olmasına rağmen, görevini sıkılmadan yerine getiriyordu. Yorgundu, çünkü; insanlar üzerinde şehirler inşa etmişti. Üstelik Dünya’yı hor kullanmış, ona hiç iyi bakmamıştı. Denizlerini kirletip, ormanlarını yakan insanlar, birbirlerini kırıp geçiren bir şımarıklıkla kıymetini bilmiyorlar, kendilerini Dünya’nın sahibi sanıyorlardı. Bilenler de vardı elbet az da olsa. Onlar da şiir yazıyorlardı. Sevgiyi, aşkı, merhameti, iyiliği kendilerine yol belleyen ve Dünya’ya hayranlıkla bakabilen erdemli insanlardı. Gökyüzü bulutlu olsa da bulutların arasından Dünya’ya ışık hüzmesini yollayan Venüs’e selam yolluyorlardı. Tıpkı Dünya gibi gürültüsüz severlerdi.
Kalabalıklar içerisinde bile virgülün anlamında oyalanan, noktanın ardındaki sessizliği duyan, dizelerin içinde emin adımlarla yürüyen, kitap kokusunu seven, yaşamı kelimelerle kolaylaştıran edebiyat tutkunu insanlar… Onların olması Dünya’nın yükünü hafifletiyordu. Dünya ile Venüs’ün aşkını bir tek onlar anlıyordu. Sanki Dünya’nın iç çekirdeğinden gelen yaşam kıvılcımıydı onlar. Bir dönüşüm okulu olan Dünya’da kopya çekmeden yüzleri ak, başları dik şekilde imtihanlarını veriyorlardı. Bazen doğru yollarında ilerlerken patika yollara sapsalar da sonunda yine doğru yolu buluyorlardı. İşte bu yüzden evren de onlara yıldızları hediye etmişti. Yıldızlar karanlıkta ortaya çıkar, gökyüzünü süslerlerdi. İnsanlar da bu muazzam ihtişamdan ilham alır, yıldızları şarkılarda, şiirlerde anarak evrene teşekkür ederlerdi. Dünya’nın değerini bilen, bilmeyen hiç kimse orada kalıcı değildi. İnsanlar misafir, Dünya misafirhaneydi. Ama Venüs… O hep oradaydı.
Editör-Fatma Karataş