Zoraki Dikişler 1. Bölüm

Hatice Kübra KÖMÜR
          Zor adamdı babam, kahveyi şekersiz içen herkes gibi. Biraz sinirliydi, az konuşup çok düşünen cinsten yani. Devlet memuruydu. Akşam eve gelince askıya takılan kravatta bırakmazdı işini. Ne eş ne baba ne abi ne de sokaktaki çocukların “Topu atsana amca!” diye sesleneceği pazar sabahı amcalarından olmuştu. Hayatının her yerinde memurdu o. Evini de işi gibi idare ederdi. İlk yazımda anlatmıştım onu: “Memursun sen, hep memur kal.” Tabii yayımlayamadım. En mahrem yanımı, çocukluğumu dürtüyordu o yazı. Hâlâ çalışma masamın küçük çekmecesinde bir umut düzlenmeyi bekliyor. Çocukluğumu temize çekersem bakacağım o müsveddelere. Ben, bir umut doğmuştum. Düşünsenize ben insanların umudu olmuştum. Ne de komik. İnsanlardan kastım aslında babamdır. Babamın umuduydum. Onun gibi ağlamayan, hep sert duran, başarılı ve sadece pazar günü bir şey okuyan, onda da borsaya bakıp kapatan biri olacaktım. Burada olduğuma göre başaramadığımı anlamışsınızdır.

Ben çok ağlarım. İçim çıkarcasına hem de. Sonra çok da okurum, saçma sapan her şeyi. Mesela hâlâ çocuk kitapları okurum. Kibritçi kız, en sevdiğimdir. Her okuduğumda gözlerim de dolar. Babamın nefret ettiği iki eylem bir arada. Ona da yazık gerçi. Adam, kendisi gibi birini ararken ona tam zıt birine sevgi göstermek durumunda kalıyordu. Ne zor ne acı! Bence babam, bu konuda hiç zorlanmadı. Sağ olsun sevgi namına bir şey verme zorunluluğunu hissetmedi. Ben de ona benzemek gibi bir derde düşmedim. Bir kere ben; çiçekli gömlekleri, şekerli çayı, çokça gülmeyi severdim. Kusuruma bakmayın Memur Bey ben kahveden nefret ederim. Hâl böyle iken ben onun hayatına sonradan konulmuş, her hâlinden yabancılık çektiği belli bir vahşi yaratıktım. O ise benim canımı acıtacak da olsa ehlileştirmesi gerektiğini bilen bir eğitmen. İşte bu karmaşanın içinde kendimi tanımlayacak olsam en başarılı vasıfsız derdim. Bu konuda çok iyiydim, üstüme tanımazdım.

Zoraki dikişlerle, aksak şekilde yol almıştım bu yaşıma kadar. Yaşımsa Tarancı için yolun yarısı kadardı. Aman be, o da çok biliyordu ya! Başarısız girişimlerin vücut bulmuş hâliydim. Öykü yazarlığı, aptal eğleyen gazetelerde köşe yazarlığı, rezalet öğrencilik, başarısız intihar girişimleri. Alaycı bir tebessüm döküldü dudağımdan. Pakete uzanıp bir dal çıkardım içinden. Dudaklarımın ucuna götürüp ateşleyiverdim. Çektim içime dumanı. Usulca verdim sonra, ruhumu çıkarmaya çalışırcasına. Onu da beceremedim. Başlayıp devamını getiremediğim sayısız roman ve hikâye gibi. Aptal eğleyen gazetelerden birinde köşe yazarıyım hâlâ. Üç beş kazanırım, kimsenin umurunda olmadığı şeyleri yazarak. Bu benim için sadece maddi özgürlük kapısı. Öyle bir özgürlük düşünün ruhu bağlı lakin özgürleştiğine inan, daha fazla ileri giden, gittikçe de daha fazla özgürleşen bir adamım. Sözde inanırsan tabii. Velhasıl asıl amacım yazmak. Gerçek bir şeyler yazmak. Onun için sabahın köründe çıkmış, ara sokaktaki bir çay bahçesinde üçüncü çayımı içip paketi yarıladım. Evlere, odalara sığamıyordum. Tebdili mekân işte, bilirsiniz. Ben de deneyeyim, dedim. Ne bileyim belki yarar diye. Neyse ki artık biliyordum. Yaramamıştı. Kalemime bilmem kaçıncı lanetimdi. Sahi yazmayı ne zaman bırakmıştım? Babamın ilk tokadın da mı annemin ağlayışını ilk gördüğümde mi? İkisi de değildi. Ne zaman olduğunu çok iyi biliyordum ama bilmezliğe yatmak daha kolaydı.

Kalbim delinip nefesim düğümleniyordu. Ama her şeye rağmen biliyordum. Annemin ölümü. Buz gibi bir cümle oldu bu. Ölüm tüm soğukluğuyla annemin anılarının üstüne toz misali serilmişti. Yekpare çıktı ağzımdan bu kelime, belki de ondandır. Çünkü biz, ülkece sevmeyiz onu ağza almayı. Hep “Allah esirgesin komşum!” cümlesinin ardından, ellerin tahtaya vurulmasıyla dökülürdü dudaklardan. Bize uğrayacağını bile düşünmek istemezdik. Niye ki, benim anneme uğramamış mıydı? E hayat devam etmiyor muydu? Pek tabii ediyordu. Bak gökyüzüne! Güneş pırıl pırıl gökte, biraz ilerimde deniz… Hayat devam ediyordu, ölümse şöyle kapıdan “bir tanıdığa bakıp çıkacağım” deyip geliveriyordu. Yıllar öncesinde ise o tanıdık benim annem olmuştu. Annem benim, ekmek gibi su gibi en büyük ihtiyacım benim. Şöyle bir bakıyorum da dünyaya uymayacak kadar temiz ve güzide bir parçaydı. O, Adile Naşit tatlığındaydı. İçten gülümsemesiyle ruhumu ısıtırdı. Bana hamur işleri yapar, çokça kitap alırdı. Kendisi okumayı bilmeyen ama dinlemeyi çok seven bir kadındı. Ben okurdum, o dinlerdi. Zaman zaman ağlar zaman zaman soyduğu elmasını bıçağın ucuna takıp bana uzatırdı. Hayatımdaki en tatlı alışverişti. O bana tatlılar, meyveler verecekti ben ona okuyacaktım. Hep çok hep daha fazla. Dünyanın en sevgi dolu kadınıydı. Salça tenekelerine çiçek ekmeyi, mahallenin kedilerine yemek hazırlamayı, yüzüncü defa izlediği yeşil çam filmlerini sar baştan aynı heyecanla izlemeyi, bir de beni çok severdi. Benimle öğrenmeyi, oynamayı. Ona, yazdığım yazıları okumamı. Büyük bir heyecanla beni dinlerdi. O benim en güzel dinleyicimdi. Bu kadar şeyi severken eskilerde çok eskilerde babamı da severdi. Şimdi tozlanmış bir hatıra olmasına rağmen. Garip bir durumdu onlarınki ruhu rengârenk olan bir kadının gri bir adama aşkı. Sakin bir yaşantıyı aşk sanan bir adamın küçürek öyküsü. Hatırlardım, annemin hayat neşesi ona batardı. Babam sevmek nedir bilmediği için evimiz kocaman bir devlet dairesiydi. Her şey bir düzen içinde olmalıydı. Annem de anlamış bunu. Sessizleşmiş anladıkça, değişmeyeceğini bildiği o adamdan sevgisini saklamış. Rengârenk duvarlarını babamın grisine boyamış. Sonra ben doğmuşum. Benim anlamam o kadar uzun sürmemişti. Ben de grileşmiştim.

Annemle sabahları çiçek açar, babam gelmeden yarım saat önce “Hadi oğlum iki ekmek al.” cümlesiyle solardık.  “Memur Bey geliyor!” çanıydı bu. İşte şimdi çanlar bizim için çalıyordu. Olsundu. Bize o sabahlar da yeterdi. Kısa bir süre yetti de. Devam ediyor…

Related posts

Türkiye’den Dünyaya Yayılan Sosyal İyilik Hareketi

Zoraki Dikişler 2. Bölüm

Melusıne ve Menorah (7 kollu Şamdan) 1. Bölüm