Satılamaz Etiketli Bilinçler (2. Kısım)
Selin sesindeki o ince cam kırığı gibi sızlayan ironiyle hafif gülerek ‘‘Biz orada yaşayamayız, biz o mobilyanın içinde kayboluruz. Yok oluruz! Anlıyor musun beni?’’ Sesi ilk defa bu kadar yüksek perdeden çıkarak harfleri yırtarcasına isyan etmişti. Selin Yaman’ın karşısına geçti, ellerini tuttu, gözlerinin içine baktı ve “Biz orada yaşayamayız, biz o mobilyanın içinde kayboluruz. Ben yok olmak istemiyorum Yaman. Ben antrasit, sade ve var olmayan bir hafiflik istiyorum.” Yaman ise gülmemek için kendini oldukça zor tutuyordu. ‘‘Var olmayan hafiflik mi?’’
“Ahh sinirleniyorum bak! Hepiniz bir şeyler istiyorsunuz. Ben ise sadece bu paragrafın bitmesini istiyorum. Şimdi şu kadıncağıza bir kalp krizi geçirtsem mobilya falan umrunuzda olmayacak ama ben o kadar vicdansız değilim işte!”
Nesrin Hanım karşıda, buruşmuş yüzünün oyuklaşan gözaltlarında hiç bitmeyen yaşama umuduyla hem merhametli ve masum bakışları hem de isteğinden vazgeçmeyen o vakur duruşuyla Yaman’ı iyice zorluyordu.
“Yaman! Kime diyorum evladım? Daldın yine o gereksiz derinliklerine.” dedi. ‘‘Gereksiz derinlikler…’’ Yaman, annesinin bu tanımına hayran kaldı. ‘’Evet anne, tam olarak oradayım. Kelimelerin bittiği, mobilyaların sadece birer atom yığını olduğu o boşlukta. Bir tarafta senin ‘ağır’ geçmişin, diğer tarafta Selin’in ‘hafif’ geleceği. Ben ise tam ortada, şimdiki zamanın o daracık, rahatsız taburesinde oturuyorum.’’ Selin ve Nermin Hanım, şimdi bir berjerin başında, iki farklı zaman diliminin temsilcileri olarak çarpışıyorlardı. Yaman ise dördüncü duvara, yani bana, tam şu an bu satırları okuyan size bakıyordu.
“Görüyorsunuz, değil mi?” diye fısıldadı Yaman’ın bilinci.
“Beni bir karar vermeye zorlayacak… Birazdan beni ya Selin’in minimalist soğukluğuna ya da annemin ağır kadifelerine mahkûm edecek.
Ey yazar! Eğer bir parça vicdanın varsa, beni bu dükkânda bir teşhir ürünü olarak bırak. Üzerime ‘Satılamaz’ etiketi yapıştır. Çünkü ben, bu iki kadının ve senin bu bitmek bilmeyen cümlelerinin arasında çoktan aşındım bile.”
Nesrin Hanım koltuğa oturdu. Selin kumaşı çekiştirdi. Yaman ise sadece sustu
Mağazanın o geniz yakan sunta ve cila kokusunun ortasında, iki varoluşsal kutup arasında gerilmiş bir keman teli gibi titredi. Solunda Selin, elinde İskandinav soğukluğuyla bezenmiş bir numuneyle “az çoktur” diyerek Yaman’ın varlığını minimalize ediyordu; sağında Nesrin Hanım, kadife kapitone işlemelerin içine sülalesinin tüm şatafatlı geçmişini ve gelecekteki tahakkümünü gömüyordu.
“Yaman, karar ver!” dedi Selin. Sesi, metnin kağıdında keskin bir jilet izi bıraktı. “Ya bu antrasit köşe takımıyla yarınımıza uyanırız ya da o altın varaklı müzede birbirimizi kaybederiz.”
Nesrin Hanım, ağır bir Osmanlı tesbihi gibi dizdiği kelimelerini Yaman’ın üzerine boşalttı: “Oğlum, bir koltuğa oturduğunda dizlerin titremeyecek! Heybetli olacak ki ev olduğunu anlayasın. Bu kız seni kibrit kutusuna hapsetmek istiyor!”
Yaman durdu. Bilinç akışı, mağazanın mermer zeminine dökülen bir mürekkep gibi yayıldı.
“Ben kimim?” diye geçirdi içinden.
“Bir yazarın ‘iki kadın arasında kalan pısırık damat’ tiplemesi miyim, yoksa bu mobilyaların atom altı parçacıklarında saklı bir ihtimal mi? Eğer Selin’in koltuğunu seçersem ‘modern köle’, anneminkini seçersem ‘nostaljik esir’ olacağım. Peki ya seçmezsem?”
Yaman aniden dördüncü duvarı, o aşılmaz sandığınız camı, bir kahkaha darbesiyle kırdı. Bakışlarını doğrudan bana, yani şu an bu satırları kurgulayan zihnime çevirdi.
“Yeter! Kael” diye bağırdı. Sesi metnin puntosunu zorlayarak sayfanın dışına taştı. “Beni bu trajikomik parantezin içine hapsedemezsin! Ben ne antrasit bir gelecek ne de altın varaklı bir geçmişim. Ben, senin bu metni bitirmek için ihtiyaç duyduğun o ‘son’ değilim!”
Yaman elini uzattı ve mağazadaki teşhir ürünlerinden birini değil, bizzat “Kendi cümlesini” kavradı. Sayfanın altındaki boşluğu, henüz yazılmamış olan o beyaz sessizliği bir çarşaf gibi çekip üzerine örttü.
Nesrin Hanım şaşkınlıkla sustu; Yaman, metnin kenar süslerinden birini söküp kendine bir merdiven yaptı. “Gidiyorum.” dedi, “Kendi hikayemin dışına, senin kelimelerinin yetişemeyeceği o mutlak sessizliğe. Orada mobilya yok, orada sadece akış var’’
Yaman, bir sonraki paragrafın eşiğinden atladı ve boşluğa düştü. Ama bu bir düşüş değil, bir yükselişti. O gittiği an, mağaza bir kâğıt yığını gibi katlanıp kendi içine çöktü. Selin bir virgül oldu, Nesrin Hanım ise bir ünlem işareti.
Ben ise burada, elimde boş bir dekorla baş başa kaldım. Klavyemdeki tuşlar silindi. Artık ne anlatacak biri var ne de üzerine oturulacak bir koltuk. Yaman, kendi sonunu yazmak yerine, sonsuzluğun o yazılmamış beyazlığına iltica etti.