Satılamaz Etiketli Bilinçler (1. Kısım)
Yaman cilalı mermerin üzerinde durmaktan çok bir kelime yığınının ortasında ayakta kalmaya çalışıyordu. Fırlatılan okları o kadar net görüyordu ki yüreği sıkışıyor, dudakları her milimi hesap eden bir gerginliğin içinden bir söz, bir orta yol bulmaya çalışıyordu. Normalde yüzünden tebessüm eksik olmayan Selin, şu an yanında iken çehresinden âdeta alev püskürtüyordu; o ise Selin’le göz göze gelmemeye çalışıyordu. Selin, koltuğun kadife dokusunu minimalist bir tanrıça edasıyla incelerken Nesrin Hanım ise boncuklu yaka iplerine sahip gözlüğünün ardından oymalı desenlere bakıyor, her modelde geçmişinin sarsıcı bir illüzyonunu görür gibi oluyor ve zihninde sağlam bir medeniyet kurmanın planları arasında gidip geliyordu.
“Kurtarsana beni.” diye bir ses duyuyorum. Oysa ne münasebet! Aldırmadıkça sesi artıyor: “Yaman bu rezaleti hissederek koşarak çıktı, yazsan fena mı olur yani?”
Hayır efendim, hayır! Ucuz bir hikâyenin pazarında değiliz! İstediği kadar bağırsın, bilincimden dışarı kaçamazlar.
Nesrin Hanım’la daha tanışmadın sen. Ama duur… bunu sen istedin.
Şimdi bu anlamsız dekorların içinde Yaman da anlamsız bir virgül gibi duracaktı. Onun da cezasını böyle kesecektim. Selin heyecandan parlayan gözleriyle bakarak;
“Yaman, bak! Bu antrasit köşe takımı bizim ruhumuz.” dedi Selin.
Selin’in ruhu antrasit miydi gerçekten?
Yaman buna anlamlı bir cevap bulmak için Selin’in bu cümlesini uzun süre evirip çevirdi.
“Ruhumuz… Bir mobilya mağazasında satılan seri üretim bir ruh. Yirmi dört taksitle, vade farksız.”
“Selin’in ‘biz’ dediği şey aslında kendi beninin benim üzerimdeki projeksiyonu mu?”
Sen söyle, Kael! Bu köşe takımı mı daha fazla köşeli, yoksa zihnime çarpan fikirler mi?
‘‘AA Yaman daha her şeyin başındayız sen sadece otur; arkana yaslan ve izle. Şey… Düşmezsen!’’ Nesrin berjerlere bakarken oğlunun aklını ilmek ilmek işlemeye çalışıyordu. Sesi Selin’e duyurmaya çalıştığı metnin puntosunu büyüten bir otoriteyle mağazanın içinde yankılandı. Ses tonunu kademe kademe artıran Nesrin Hanım, bulduğu her boşluktan içeri sızmaya çalışan bir fare gibi oğlunun zihnini kemirmeye çalışıyordu.
“Oğlum, bak! Arkana yaslandığında arkaya düşmeyeceksin. Sandalye dediğin koltuğun kardeşi gibidir, ne o öyle arkası küçük h harfine benzeyen soğuk tasarımlar! Modern bir görünümmüş! Sen o sandalyeden düşüp her yerini kırdığında hastane koridorları seni oldukça modern karşılayacak!”
“Orada dur, muharrir! Sen kimden yanasın? Karakterlerinden yana olmaman gerektiğini sana öğretemedim mi? Ayrıca haksız mıyım sanki, Kael? Kimse, kurulu bir düzen içinde ömür sürecek fikirlere karışmamalı!”
Kael derin derin içe çekiliyor, yoğunluğu artan sigara dumanı gibi sinirini üzerime yayıyordu. Fikirlerini arka arkaya sıralayan Nesrin Hanım ise vitesi hiç düşürmüyor, durmadan konuşuyordu.
“Ev dediğin insanın sırtını dayadığı dağdır. Bak şu kapitone işlemelere, şu heybete bak. Bu koltuk ‘ben buradayım’ diyor.” Yaman sinirlerine daha fazla hâkim olamayarak arada sıkışmışlığın boğuntusunu her tarafa yaydı.
‘‘Evet anne! Koltuk ben buradayım diyor!’’ Selin bunları duyduğu gibi ‘‘Yamaaan!’’ Diye bağırdı ‘‘Bir dur Selin’’ diyerek onu susturduğumda asıl niyetini Yaman açık edecekti. ‘‘Anne, koltuk buradayım diyor ama ben burada mıyım?’’ Ah bu isyanı gördüğüm an gözlerindeki nefreti de görüyordum. Okları bana döndürmesine ramak kalmıştı. ‘‘Kael! Beni serbest bırak onlar bir şekilde karara varır beni niye buraya koyuyorsun? Bakkk! Bak Kael ellerimi buz gibi yaparken yüzüme de boncuk boncuk ter koyuyorsun, sabrımı sınama benim.’’ Oysa Yaman gerçekten yaman bir çelişki içindeydi. Buradan kaçışının olamayacağını ve benimle savaşmak yerine içinde bulunduğu durumu düzeltmeyi ne zaman aklına getirecekti acaba. ‘‘Yaman sen karşındaki taraflar ile bir sulh imzalasan iyi olacak. Benden söylemesi! Sonra bana dönüp de niye uyarmadın diye köpürme karşımda.’’ Yaman artık bilincin bulanık sularında kulaç atmayı öğrenecekti. Selin ona göre sabırla, Nesrin Hanım’a göre ısrarla ve Yaman’a göre köşeye sıkıştıran bir tavırla; ‘‘Hayatım, canım annenin bahsettiği o harikulade heybetli şey, bizim salonu yutar!’’ dedi. Her kelimenin son harfini bastıra bastıra söylerken bir yandan gülmesi Yaman’ı oldukça korkutuyor ona büyük bir savaşın sinyalleri gibi geliyordu. ‘‘Yalan mı Kael! Beni bir meydan muharebesinin tam ortasında bırakıyorsun! Sonra korkak ana kuzusu tiplemesine hapsediyorsun! Bu doğru mu sence! Kim gerçek hayatta bu kadar desteksiz kalır!’’