Kitap Adı: Babil Kulesi
Yazarı: Dr. Nurullah Aydın
Ayfer Güney
Babil Kulesi’nin Gölgesinde Bir Metin Serüveni
Bazen bir kitap çıkar karşınıza; adı bildiğiniz bir efsaneyi çağırır ama anlattıkları bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. Nurullah Aydın’ın Babil Kulesi tam da böyle bir eser. Sınırları zorlayan, türleri birbirine karıştıran, okurunu hem şaşırtan hem de metnin bir parçası hâline getiren sıra dışı bir anlatı. Bu yüzden onu bir “öykü kitabı” diye adlandırmak, aslında yapıta yapılan ilk haksızlık oluyor. Çünkü kitap, bildiğimiz hiçbir kalıba tam olarak oturmayan özgün bir metinsel deney niteliğinde.
Eserin daha ilk sayfalarında okuru karşılayan kahraman, yazar tarafından metinden “kovuluyor”. Postmodern kurgunun eğlenceli ve oyunbaz yönünün en açık işaretlerinden biri bu. Kahramanın öfkeyle söylediği şu sözler, hem kitabın mizahi damarını hem de yazarın bilinçli biçimde kurduğu metinsel oyunu ele veriyor:
“Yazarın Kezban adını taktığı o yaşlı kokoşa pas vermedim, diye geldi başıma bütün bunlar… Beni koca kitaptan şutlasın!”
Bu sahne, okur için hem şaşkınlık hem de merak uyandıran bir giriş. Kendi öyküsünden kovulan bir anlatıcıyla karşı karşıya kalıyoruz. Yazar, daha ilk adımda oyunun kurallarını bozuyor; okura da bu oyunun parçası olma davetini çıkarıyor.
Eser, bölüm bölüm ilerlerken bir anda insanı dinler tarihinin en derin başlangıçlarına götürüyor. Katmanlı anlatım tekniği kullanılarak yaradılış hikâyeleri, mitolojik göndermeler ve kutsal metinlerden seçilmiş ayetlerle iç içe geçirilmiş. İncil, Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’den yapılan alıntılar; kurmacanın içinde metinlerarasılık tekniğini uygulayarak bir bütünlük duygusu yaratıyor. Bunun yanında, kolaj ve pastiş gibi postmodern anlatım araçları da ustalıkla kullanmış.
Babil Kulesi yalnızca anlatı malzemesiyle değil, aynı zamanda okurla kurduğu ilişkiyle de özgün. Yazar, okura zaman zaman doğrudan sesleniyor; hatta öykü yazmak isteyenlere yol gösteren küçük dersler bırakıyor. Bu yönüyle eser, bir kurmaca olmaktan çıkıp adeta metnin nasıl kurulduğuna dair bir atölyeye dönüşüyor. Aydın’ın bu cömert tavrı, kitabı okumayı bir edebiyat eğlencesi hâline getiriyor.
Kitapta aniden beliren röportaj bölümü ise okurun şaşkınlık hanesine yeni bir madde daha ekliyor. Metnin bütün zenginliği içinde bu röportaj ne eksik ne fazla; aksine Aydın’ın ironi duygusuna ve metinsel oyununa uygun bir katman. Yazar, çeşitliliği ustalıkla harmanlayarak okuru hem gülümsetiyor hem de düşünceye sevk ediyor.
Tüm bu çok katmanlı yapı, zihnimde ister istemez bir metaforun belirmesine neden oldu: Babil Kulesi. Dinlerin, düşlerin, mitlerin ve bilginin üst üste yığıldığı; sonunda bir bütün oluşturduğu bir kule. Belki de kitaba en doğru bakış bu metaforla mümkün. Çünkü kitabı yalnızca bir “öykü” olarak nitelemek, bu devasa kuleyi birkaç tuğlayla sınırlamak olur.
Kitap kendisini şöyle tanımlıyor:
“Bu kitap, kimi zaman bir kurmacanın sınırlarını zorlayan cesur bir deney, kimi zaman da edebiyatın ufkunu yeniden çizen büyüleyici bir yolculuktur.”
Bu tanım, eseri anlatmanın en özlü yolu. Benim tek kelimeyle söyleyebileceğim şey ise: özgünlük. Nurullah Aydın, postmodern türün bilinen yapı taşlarını alıp kendi üslubuyla yeniden kurmayı başarmış. Bu farklılık, Türk edebiyatının deneysel damarına güçlü bir katkı niteliğinde.
Edebiyat, bazen alışılmışın dışına çıkınca gerçek tadını verir. Babil Kulesi de bu cesareti gösteren metinlerden biri. Okurunu şaşırtmayı, düşündürmeyi ve hikâyenin içine doğru çekmeyi başarıyor. Belki de en büyük etkisi, kapattıktan sonra bile o oyunun hâlâ zihninizde devam ediyor oluşu, eserin en ilginç yönü olduğunu düşünüyorum.