Balonumda Kırmızı Oya

Yazar İnci Parlak

“Çatur çutur yanan sobanın etkisiyle yumuşacık olan banyoda, küçücük bedenimize kırk yıllık temizlik yaparcasına atılan kesenin yorgunluğu ile saçımı tararken uyuyup kaldığım babamın huzur dolu kucağından sıcacık yatağıma geçip, bir ton ağırlığındaki yorganın altında sabah giyeceğim kırmızı elbisemin ve kırmızı ayakkabımın sevinciyle yatarken uyandığımda kırk yaşında olacağım hiç aklıma gelmemişti.” dedi Selma, bayram sabahı kahvaltı sofrasını hazırlarken.

İlkbahar coşkusu sinmiş bir cıvıltıyla “Kahvaltı hazır.” diye seslendi, ellerinde telefonla aynı odada ayrı dünyalarda yaşar gibi oturan çocuklarına ve eşine. Sofrada konuşan tek canlı olarak, “Yedikten sonra herkes ütüleyip hazırladığım kıyafetleri giysin, önce mezarlığa sonra büyükleri ziyarete gideceğiz.” diye şakıdı durdu ruhu çekilmiş ailesine. Ölmüşlerine dualarını ettikten sonra ileride sallanan kırmızı balon dikkatini çekti. “Kaybolan bir çocuk mu acaba?” diyerek yaklaştığında üzerinde, “Bir balon uğruna vakitsiz gittin güzel kızım Nergiz.” yazıyordu.

Ana sınıfına yeni başlamıştı Nergiz. İlk günler korkmuştu; okuldan, daha doğrusu evinden, annesinden birkaç saatliğine de olsa ayrı kalmak istemiyordu. Hamileydi annesi, yakında abla olacaktı Nergiz. “Annem evde yalnız kalırsa suyunu, ilacını kim verecek? Ben okula gitmek istemiyorum.” diye ağlamıştı günlerce. Sonraları sevmişti okulunu, arkadaşlarını, oyunlarını ve öğretmenini. Her gün öğrendiklerini annesine uzun uzun anlatmak çok hoşuna gitmişti, okuldan eve kadar nefes almadan konuşuyordu. Bir sabah babası onu okula bırakırken yolun karşısındaki baloncuyu gördü. Zıplayarak istedi. “Olmaz.” dedi babası. “Eve dönerken alırız, şimdi okulundaki oyunları oyna.” dedi. Okul çıkışı annesi alıyordu, küçük kız da çok yorgun olduğu için unutuyordu. Her sabah baloncuyu görünce hatırlıyor, “Bugün alacağım.” dese de sonuç değişmiyordu. Günler sonra annesi doğuma alınınca onu almaya babası geldi. Şaşırdı küçük kız babasını görünce. “Abla oluyorsun.” dedi babası kızına gülümseyerek. “Kardeşime balon alalım.” dedi babasına heyecanla. Geçtiler yolun karşısına; bir kırmızı, bir mavi iki uçan balon aldılar. Babası parasını öderken oynaya oynaya arabaya doğru giden küçük kız, hızla gelen kamyonun altında kaldı. Uçup giden balonlara tutundu ruhu; cansız kaldı minik bedeni kanlar içinde, buz gibi asfaltta. Bir umut hastaneye götürülürken devrilen tır yüzünden kapanan yolda kaldı ambulans. Elinde kızının montuyla donmuş gibi oturan babaya tokat attı İlkay hemşire. “Telefonunuz çalıyor.” dedi. “Bir oğlunuz oldu.” diyordu telefondaki ses. Sarıldı İlkay hemşireye, ağladı baba.

Sekiz kardeşin yedincisiydi İlkay. “Kızlar okumaz.” kültürüyle büyütüldüğü evde ayaklarının üstünde durmuştu; okumuştu, hemşire olmuştu. Fırsat verilseydi doktor olmaktı amacı. Kadın doğum uzmanı olacaktı; çok doğumdan ölmeyecekti anneler, hepsine engel olacaktı. Dokuzuncu doğumda ölmüştü annesi ve kardeşi. Gizli gizli ders çalıştı. Küçük yaşta başladı mücadelesi. Ablasının yardımıyla liseyi okudu. Üniversite sınavına kaydını matematik öğretmeni yaptırdı. “Yeter ki oku kızım, ben götürürüm sınava.” dedi. Ecel sınavdan önce geldi, vefat etti ihtiyar öğretmeni. Pes etmedi İlkay. Kafaya koymuştu, doktor olacaktı. Ders çalışmaya devam etti durmadan. Bir çerçi geldi köye; incik, boncuk, cıncık ne varsa satıyordu. Bir de iyi laf yapıyordu ağzı. Misafir oldu köyün ağası olan İlkay’ın babasına, konuştu durdu geç saatlere kadar. “Evlen abi.” dedi, tek bildiği üreyerek çoğalmak olan adama. “Diğer köyde bir abla var, tam sana göre.” dedi, başlık parasını cebe atmayı planlayarak. Üniversite sınavından bir gün önce düğün alayı kuruldu. Sekiz evlat, yirmi torun gelin almaya gitti komşu köye. Fırsat bu fırsat dedi İlkay; çerçinin kamyonuna, kırmızı balonların arkasına saklandı. Öncesinde öğrenmişti bu kamyonun sonraki durağının sınava gireceği kasaba olduğunu. Yeni gelin heyecanıyla kimse anlamadı yokluğunu. İndi kasabada. Aç, biilaç yetişti sınava. Ne kalemi vardı ne de bir lokma yemek alacak parası. Yan sırada oturan kız anladı durumu; bir kalem verdi ve okunmuş şekerlerin yarısını.

Öğretmen olmak istiyordu o kız da. Depremde ölen ailesine mezarları başında söz vermişti. Yaşlı nenesi bakıyordu ona emekli maaşıyla ve konu komşunun yardımıyla. Sınav senesi diye geç saatlere kadar ders çalışıyordu, deprem olduğunda uyanıktı. Kıyamet kopmuştu ve evlerinin duvarları diğer yatakta yatan kardeşinin üzerine yıkılmıştı. Saatlerce ağlamıştı kardeşi, sonra buz gibi sessizlikler arasında bir el tutup çıkarmıştı Selma’yı. Günlerce söylemediler ailesinin öldüğünü. Taburcu olurken öğrendi acı kaybını. Aylar sonra numara verildi, ailesi diye gösterildi toprak yığınları. Geçmişi, ailesi sığmıştı üç minik dağa benzeyen mezara. Sınav sonucu açıklanınca üç kırmızı balon alıp koştu ailesine. Çok severdi kardeşi ve annesi uçan balonu; özellikle kırmızı alırdı babası. Büyüdü, öğretmen oldu. Ailesinin yokluğunun acısını eşiyle, çocuklarıyla kapatmaya çalıştı. Her bayram ilk önce onların mezarına koştu. İlk defa kırmızı balon almayı unutmuştu.

Related posts

Hz. Süleyman 4. Bölüm

Bitkiler Ne Zaman Çiçek Açacağını Nasıl Anlar?

Saklambaç