Bir Çukuru Devralmak

Muhammed Can BULUT

Ceketinin iç cebindeki kâğıt, göğsüne saplanan küçük ama inatçı bir rahatsızlıktı; sanki bir cam kırığı değil de unutulmuş bir borcun faizi gibi, durdukça büyüyordu. Şehre her inişinde biraz daha ağırlaşan bu kâğıt parçası, sonunda onu belediye binasının cilalı merdivenlerine kadar sürüklemişti. İçeri girdiğinde her şeyin fazla temiz oluşu dikkatini çekti, yerler öyle parlıyordu ki insan düşüp kırılmaktan çok, yansımasına basıp kaybolmaktan korkuyordu.

Sıra numarası aldı. Numara ilerlemedi. Zaman ilerledi. Memurlar ilerlemedi. En sonunda vezneye çağrıldığında kendini bir işlemi halletmeye değil de bir suçunu itiraf etmeye gelmiş gibi hissetti.

“Buyurun.” dedi memur, yüzüne bakmadan.

Adam kâğıdı uzattı. Memur kâğıda baktı, sonra adama baktı, sonra tekrar kâğıda baktı. Bu üçlü döngü, bürokrasinin belki de en eski ritüeliydi.

“Evet.” dedi memur. “Babanızın yanındaki parsel için başvurmuşsunuz.”

Adam başını salladı. “Yanında olmak istiyorum.”

Memur, bilgisayar ekranına döndü. Ekranda bir şeyler vardı; rakamlar, kodlar, belki de ölüler. Parmakları klavyede dolaşırken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Bu, iyi haber verecek birinin tebessümü değildi; daha çok, karşısındakinin kötü haberi henüz bilmemesinden kaynaklanan bir üstünlük hissiydi.

“Tabii.” dedi. “Yanında olmak herkesin hakkı.”

Adam rahatladı. Rahatlaması erken oldu.

“Yalnız.” diye devam etti memur, “Yanında olmak için bazı koşullar var. Malum, alan sınırlı.”

“Ne kadar?” diye sordu adam.

Memur rakamı söyledi. Rakam kısa ama etkiliydi. Adamın yüzündeki ifade, rakamın uzunluğunu tamamladı.

“Bu sadece ilk tahsis bedeli.” dedi memur, sanki bir jest yapıyormuş gibi. “Bir de yıllık koruma ve işgaliye ücreti var. Malum, bakım masrafları.”

“Ölüler için mi?” diye sordu adam.

Memur ilk kez başını kaldırdı. “Daha çok diriler için.” dedi. “Ölüler şikâyet etmiyor.”

Adam gülümsedi. Gülümsemesi, kabul edilmiş bir yenilginin resmi gibiydi.

O günden sonra hayatı sadeleşti. Sabahları inşaata gidiyor, akşamları bir atölyede iplik ayıklıyor, geceleri ise hesap yapıyordu. Ne kadar çalışırsa o kadar yaklaşacağını düşündüğü bir çukur vardı artık hayatında. İnsan hedefi olunca daha düzenli yaşıyordu, onun hedefi ise en fazla iki metrekareydi.

Aylar, yıllar geçti. Şehir büyüdü, binalar yükseldi, fiyatlar arttı. Adamın kazancı artmadı. Ama borcu düzenli ödendi. Bu, sistemin sevdiği bir insandı artık: çok kazanmayan ama hiç aksatmayan biri.

Her ayın başında nizamiyeye gidiyor, parasını yatırıyor, makbuzunu alıyordu. Görevli bir keresinde ona, “Siz örnek bir vatandaşsınız,” dedi. Adam teşekkür etti. Ne için teşekkür ettiğini tam olarak bilmiyordu ama bir şeylerin yolunda gittiğini hissetmek hoşuna gitmişti.

Onuncu yılın sonunda, son ödemeyi yapmak için tekrar vezneye geldi. Aynı memur oradaydı. Hiç yaşlanmamış gibiydi, muhtemelen sabit bir maaşın sağladığı zamansızlıktı bu.

“Son taksit.” dedi adam, hafif bir gururla.

Memur kağıtları kontrol etti. Başını salladı. Bilgisayara baktı. Bir süre sustu. Adam bu sessizliği tanıyordu; bu, iyi haberden önce gelen sessizlik değildi.

“Bir sorun mu var?” diye sordu.

Memur iç çekti. Bu iç çekiş, empatiye benziyordu ama değildi.

“Aslında yok.” dedi. “Sadece küçük bir güncelleme olmuş.”

“Ne güncellemesi?”

“Yönetmelik değişti.” dedi memur. “Biliyorsunuz, şehir gelişiyor. Mezarlık alanları da yeniden düzenleniyor.”

Adamın elindeki makbuz titredi. “Ben bütün borcu ödedim.”

“Evet.” dedi memur. “O konuda bir sıkıntı yok. Siz yükümlülüklerinizi eksiksiz yerine getirmişsiniz. Tebrik ederim.”

“Peki sorun ne?”

Memur ekrana baktı, sonra yine o tanıdık döngüyü yaptı: kâğıt, adam, ekran.

“Babanızın bulunduğu parsel, yeni projede ‘yeşil alan’ olarak ayrılmış.”

Adam anlamadı. Anlamamak için biraz daha bekledi.

“Yani?” dedi sonunda.

“Yani.” dedi memur nazikçe, “Babanız taşındı.”

“Nereye?”

Memur omuz silkti. “Daha uygun bir yere. Sistem atadı.”

Adam güldü. Bu seferki gülüş, gerçekten komikti. En azından dışarıdan öyle görünüyordu.

“Ben ne aldım o zaman?” diye sordu.

Memur, çekmeceden yeni bir kâğıt çıkardı. Üzerinde mühür vardı. Islak imza vardı. Her şey yerli yerindeydi.

“Süresiz tahsis belgeniz.” dedi. “Artık size ait bir mezar yeriniz var.”

“Babamın yanında değil.”

“Artık değil.” dedi memur. “Ama kendinize ait. Bu devirde büyük bir lüks.”

Adam kâğıdı aldı. Kâğıt ağırdı. Ama bu ağırlık, eskisi gibi emekle dolu değildi; daha çok, boşuna taşınmış bir yük gibiydi.

“İsterseniz,” diye ekledi memur, “yeni düzenlemede aile yan yana paketler de var. Tabii fiyatlar biraz farklı.”

Adam başını salladı. Bu sefer erken değil, tam zamanında.

Belediye binasından çıktığında, cebindeki kâğıt artık göğsüne batmıyordu. Belki de alışmıştı. Belki de artık hissedecek bir yer kalmamıştı.

Köye, tepeye, mezarlığa gitti. Yeni nizamiyeden geçti. Görevliye kâğıdı gösterdi. Görevli kâğıda baktı, adama baktı, sonra geçmesine izin verdi. Bu döngü her yerde geçerliydi.

Babası yoktu. Yani vardı ama burada değildi. Yerinde düzgün kesilmiş bir çim vardı. Üzerinde küçük bir tabela: “Planlı Yeşil Alan.”

Adam kendi tahsis edilen yerine gitti. Toprak düzgündü. Bekliyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Diz çöktü. Kâğıdı toprağın üzerine koydu. Rüzgâr hafifçe oynattı. Bu sefer elini uzatmadı.

“Geldim.” dedi.

Kime dediğini bilmiyordu.

Sonra usulca uzandı. Toprak soğuktu. Şehirdeki beton kadar dürüsttü en azından, ne vaat ediyorsa oydu.

Gözlerini kapattığında ne babası vardı yanında ne de bir borcu kalmıştı. Sadece kendine ait, tamamen yasal, tamamen düzenli bir boşluk vardı.

İnsanın hayatta gerçekten sahip olduğu şeyin bu olması, düşündüğünden daha az teselli ediciydi.

Related posts

İyilik Hamurumuzda

Ebruli

Genç Sanatçılara Dev Destek