Yazar: Nilüfer Sedef
Adam, elinde alışveriş poşetiyle parke taşların üzerinde yürürken bir yandan da sabahın ilk ışıklarıyla evlerinden çıkıp sokağa karışan insanları izliyordu. Karşıdan gelen kol kola girmiş, bir çifte ilişti gözü. Gözlerindeki huzur ve mutluluk kalbine kadar ulaşıp içini titretmeye yetti.
Eşiyle konuşmuyorlardı, bir süredir. Aynı evin içindeydiler ama kilometrelerce uzaktaydılar sanki. Aralarındaki mesafe ne zaman açılmıştı bu kadar. Bilmiyordu. Ya da belki her şeyi biliyor, ama hiçbir şeyle yüzleşmek istemiyordu. Sanki, evin odalarına sinmiş bir hüzün vardı. Hangi kavgalarının ardından çökmüştü bu hüzün, hangi cümlelerin gölgesiydi? Bir zamanlar, filizlenen duyguların üzerine titrerken o fidan ne ara kurumaya yüz tutmuştu? Hangi durakta unutmuşlardı birbirlerini? Belki de ikisinin de varmak istediği yer farklıydı. Aynı otobüsün biletine sahip iki yolcu, farklı duraklarda inmeyi hayal etmişlerdi. Ama kader, onları tanımadıkları bir durakta indirivermişti. Hayallerini, umutlarını ve birbirlerine yükledikleri anlamları geride bırakarak.
Adam, eve girip sofraya bardakları koyduktan sonra, yatağa yöneldi. Kapıda bir an durdu; kadın hâlâ uyuyordu. Saat, sekizi çoktan geçmişti ama onun günü her zamanki gibi altıda başlamıştı. Sessizce geri çekildi, mutfağa geçip masaya oturdu. Karşı sandalyeye gözleri takıldı… Karısının yeri. Yalnızlığı oraya oturtup derin bir nefes aldı. Sabah ışıkları, perdelerin arasından süzülüyor, tavşan kanı çayın buğusuna karışıyordu. Evliliği, hep annesiyle babasınınki gibi sanmıştı. Annesi, kahvaltıyı hazırlarken babası sabah namazından döner, kızarmış ekmeklerin çıtırtısına karışırdı sohbetleri. Çocuklar, uyanmadan paylaştıkları o küçük mutluluk anları, adamın zihninde evliliğin tek doğru biçimiydi. Ama şimdi, bu evde hiçbir şey öyle değildi. Ve belki en büyük yanılgıyı da burada yapmıştı; kendi geçmişinin sahnesini gerçek sanmakta. Yatak odasında kadın kıpırdandı. Bir yaşındaki kızları geceden beri öksürüyor, iki saati geçmeyen uykularla, onu ayakta zorluyordu. Bebek yeniden ağlamaya başlayınca kadın içeriye kulak kesildi. “Kızının ağlamasını duyuyor ama yerinden kıpırdamıyor.” diye mırıldandı. Gözünden bir damla yaş süzülüp dudaklarının titremesine karıştı. Yavaşça kalktı, kızını kucağına aldı. Rimeli ağlamaktan göz altlarına kadar akmış, dün özenle taradığı saçları, darmadağın olmuştu. Hem bakımlı bir kadın olmaya çalışıyor, hem de iyi bir anne olmaya çabalıyordu. İkisinin arasında sıkışıp kalmıştı. Mutfaktan çay kaşığının tıkırtısı geliyordu. “Tabii gece boyunca bebeğe ben kalkarsam sen erkenden uyanırsın.” diye içinden söylendi. Bekârken ailesiyle yaşadığı ev geldi, aklına. Babası annesine yardım eder, beraber kahvaltıyı kurarlardı. Sessiz, bir dayanışma vardı aralarında. Evliliği hep böyle sanmıştı. Ama onların bilmediği bir şey vardı: Anne babalarının görünür sahnesini izliyor, onların perde arkasında kurdukları iletişimi hiç görmüyorlardı.
Kadın, mutfağa doğru yürüdü. Adam da ayağa kalkmıştı. Karşı karşıya durdular. Aralarında dolaşan sessizlik, yıllardır biriken kırgınlıkların diliydi sanki. İkisi de suçun kimde olduğunu, karşı tarafta arıyordu. İlk konuşan adam oldu. Tek bir kelime, “Bitti.” Kadın başıyla onayladı; direnmedi, açıklama istemedi. Belki, sözlerin artık anlamı kalmamıştı. Adam, odaya gidip eşyalarını toparladı. Uyuyan kızının alnına, bir öpücük kondurdu. Son kez evi süzdü ve çıktı. Kadın, yatak odasına yönelip kızını kucağına aldı. Evin içinde dolaşan bulutlar, buharlaşıp etraflarında kalın bir sis perdesi oluşturmuştu. Ve bu sis, iletişimi öğrenmedikçe ömürlerinin geri kalanında onların peşini bırakmayacaktı.