Erenköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin üçüncü servisinde sabah, her zamanki gibi çayla başlamıştı. Tavandaki sarı floresanların bazıları yanıp sönüyor, çay ocağından çay ve kahvenin o baştan çıkarıcı kokusu her yere yayılıyordu.
Dr. Vecihi Tuhaf, bilgisayar ekranına eğilmiş, hasta dosyalarını inceliyordu. Aniden suratı düştü.
“Nurhayat Hemşire?” diye seslendi sağ koluna.
“Buyurun hocam,” dedi kadın, elinde her zamanki gibi iki çayla içeri girerken.
“Mahmut Duran taburcu edilmiş gözüküyor. Ama ben daha geçen akşam Klozapin yüklemiştim bu adama. Ne çabuk iyileşti”
“Şey…” dedi Nurhayat, o da bilgisayardaki dosyayı gözden geçirerek. “Taburcu onayını Yusuf imzalamış gözüküyor.”
“Yusuf da kim?”
“Hani şu ‘Bana göre ben yokum.’ diyen rehabilitasyondaki çocuk. Geçen ay hastane dergisinde ‘Ben bir meşe palamuduyum, gölgem çok.’ diye şiir yazan.”
“Yani ne alaka Yusuf?”
Nurhayat başını eğdi, hafif bir öksürükle sesi bastırmaya çalıştı. “Hocam… Hatırlarsanız yönetim geçen sene ‘Topluma entegrasyon projesi’ kapsamında, rehabilitasyonu desteklemek maksatlı, idari işlere hasta katılımına onay vermişti. Yusuf da Evrak İşleri’nde rotasyonda. Azıcık garip ama hızlı bir genç. Her şeye ‘hallederiz hocam’ diyor.” Biliyorsunuz bütçede kısıtlama var.
“Yani Yusuf, delikanlımız, Mahmut’u kendi inisiyatifiyle mi salmış dışarı?”
“Öyle gözüküyor. Evrakı onaylamış, bakın bir de ‘durumu stabil, yönelimi yerinde’ yazmış.”
“Mahmut’a mı?”
“Aynen.”
Vecihi ellerini iki yana açtı. “Yusuf’a bırakırsan, pazartesi sabahı Napolyon’u da taburcu eder. “Ne diyelim? Sistem tıkandıysa, deli çalıştırırsın çaresiz. Bu da bizim versiyonumuz; şimdiye dek biz deliyi idare ediyorduk, şimdi delilik idare ediyor bizi.”
Aynı gün öğleden sonra, hastane yönetimi kısa bir toplantı yaptı. Kamera kayıtları, Mahmut’un son beş randevusu incelendi. İmzalar kontrol edildi. Olayın üstü öyle kolay örtülecek gibi değildi. Toplantı odasında sadece iki kişi kalmıştı: Dr. Vecihi ve Nurhayat Hemşire. Müdür “Siz çözün.” deyip çıkıvermişti odadan.
Mahmut Duran, 58 yaşında, malulen emekli İETT şoförüydü. Zamanında 500T hattında çalışmış, geçen yılın başında, hattın son durağı olan Tuzla’ya ulaştığında yaşadığı epizod sonucu yatırılmıştı hastaneye. O günden beri kendini “zaman yolcusu” sanıyor, koridorda okul çantasıyla gezip “2035 seferleri Mars’a!” diye bağırıyor, diğer hastaları da peşine takıyordu.
İki gün önce ise bir yanlışlık sonucu taburcu edilmişti. Ne var ki o iki günde, Kadıköy’de beş kişiye “Gel seni geçmişe götüreyim.” demiş, işin kötüsü ikisi de inanıp bunun peşine takılmış. Başka bir vatandaşı “Sende zamansal çarpıklık var. ” diyerek bankta oturmaktan men etmişti. Metroda “Bu tüp geçit değil, zaman tüneli!” diye bağırmış, iki kişiye “Sana zaman lazım, gel benimle.” diyerek yaklaşmış. En sonunda bir vatandaşı Bostancı sahilinde “Sen zamanda takılı kaldın, seni resetleyeceğim.” diyerek denize itmeye kalkışırken bir polis tarafından yakalanmış ve durum anlaşılınca hastaneye geri getirilmişti. Elinde de karton bir tabela ile “Son evren bükücü, zaman sizi kısıtlamasın.” yazıyordu.
Aynı akşam, mesai bitimi başhekimlik katındaki odada Dr. Vecihi ile Nurhayat, çay bardaklarına doldurdukları birer tek rakı ile basit bir çilingir sofrası kurmuşlardı. İkisi de yorgun ama alışkınlardı, vakitlerinin çoğunu burada beraber geçiriyorlardı. O gün yaşananları değerlendirmekteydiler.
“Yusuf’a bırakırsan terapi de yapar, teşhis de koyar,” dedi Vecihi.
“Hocam, bu bizim sistemin özeti işte,” dedi Nurhayat. “Delileri topluma kazandıralım dedik… Ama toplum kime kaybetti, o belli değil.”
Uzaktan “Ankara’nın Bağları” nidaları odaya ulaşmaktaydı. Müdür, bu cuma hastanede psikososyal motivasyon artışı için personel-hasta karma gecesi düzenlemişti.
“Katılalım mı?” dedi Nurhayat.
“Oynamaya mı, sistem krizini kutlamaya mı?”
“Hocam biz sadece düşmeyelim diye oynuyoruz.”
“Hadi o zaman”
Cuma gecesi hastanenin konferans salonu, renkli ışıklarla süslenmişti. Balonlar tavandan sarkıyor, hoparlörden oyun havaları çalıyordu. Masalarda kek, börek; bardaklarda kola, gazoz…
Barış Bey, sosyal hizmet uzmanı, elinde mikrofonla sahnede belirdi. Üzerinde disko topu gibi parlayan bir ceket vardı.
“Sevgili hastalar, sevgili çalışanlar! “Hem aklını oynatanlar hem de oynayanlar! Delilik bizimse, gece de bizimdir! Hoş geldiniz! Bu gece en iyi dans eden çift Kral ve Kraliçe seçilecek!” der demez büyük alkış koptu. Herkes ikiletmeden dansa başlamıştı bile.
Az sonra Mahmut salona girdiğinde hemen diğer hastalarca etrafı çevrilip sorguya alınmıştı, geçmişten ve gelecekten haberleri merak ediyorlardı. Biri ikinci dünya savaşı bitti mi diye sordu, diğeri uzaylılar geldi mi diye. Mahmut sırtında “Zaman Polisi” yazan fosforlu yeleğinin yüklemiş olduğu sorumluluk bilinciyle, herkesi tek tek yanıtlıyordu. Elinde termosu vardı ve onu mikrofon olarak kullanıyordu.
En nihayetinde Vecihi ve Nurhayat sahneye dans etmeye çıktığında salon bir kez daha alkışlarla inledi. Herkes onlara bakıyordu. Çünkü herkes az çok biliyordu ki hastane karışsa da işler sarpa da sarsa, bu ikisi oradaydı.
Mahmut yanlarına yaklaştı, ciddi bir ses tonuyla “Hocam, 2025’e geri döndüm. Ama siz 80’lerden den kalmış gibi dans ediyorsunuz.”dedi. Vecihi gülümseyerek karşılık verdi.
“Bizim kafa 70’lerde Mahmut. Ama kalbimiz hep burada sizinle.”
Gece sonunda sahneye Barış Bey çıktı.
“Ve bu gecenin kral ve kraliçesi… Dr. Vecihi Tuhaf ve Hemşire Nurhayat Baştuğ! “diye anons etti. Salon yeniden alkışlarla inlemişti.
Vecihi mikrofonu eline alınca salondaki herkes sustu.
“Kimi zaman biri Mars’a gitmek istiyor, biri evrak imzalıyor, biri de halay başı oluyor… Ama ne olursa olsun, her sabah birileri geliyor ve bize ‘Akıllı olan kim? ’ diye soruyor. Bizse sadece içimizden bakıp gülümsüyoruz.
“Deliliğin sınırları içinde yaşamak zordur. Ama Türkiye’de sağlık sisteminde çalışmak ancak onunla dalga geçerek mümkündür.”
Nurhayat ekledi. “Biz sadece delileri değil, sistemi de idare ediyoruz. Çünkü bu binada herkes biraz hasta, ne var ki bazıları bordrolu.”
Salonda önce bir sessizlik oldu. Sonra alkışlar yükseldi. Kahkahalar, ıslıklar, dans eden hastalar…
O gece herkes çok eğlendi. Mahmut da. Gelgelelim ertesi sabah, Mahmut yine yoktu.
Sadece çay ocağındaki panoya kalın keçeli kalemle yazılmış bir cümle bırakılmıştı:
“Mahmut’a zamanda yolculuk izni onaylanmıştır.”
Altında Yusuf’un imzası ve yanında küçük bir meşe palamudu çizimiyle…