Zırh

Zırh

Neşe Kazan

Ne zaman anneme sorsam babamın neden bu kadar öfkeli olduğunu, aldığım cevap hep aynıydı. “Aman oğlum, gözünü seveyim kızdırma. Çok çalışıyor, çok yoruluyor ondan sinirli.” derdi. “Poyraz’ın da babası çalışıyor ama oğlunu görür görmez başını okşuyor.” diyemezdim. Deyip de annemi incitemezdim. O hâlâ beni çocuk sansındı. “Büyüdüm ben anne. Senin oyunlaştırarak bizi kandırmaya çalıştığın her şiddetin hesabını soracağım günün hasretiyle büyüdüm. Ama yine de korkuyorum anne. Babamın sırrı olmaktan çok korkuyorum.”

Her doğan güne, çalar saate küfürler ederek başlardı babam. Annemse yumurtayı kayısı, çayı tavşan kanı, ekmeği az kızarmış, domatesi kabukları soyulmuş halde sofrasını hazır ederdi. Deyim yerindeyse tepesini attırmamak için elinden geleni yapardı. Fakat yine de o, bir gün çayını sıcak, bir başka gün soğuk diyerek fırtınalar estirmeyi kendisine vazife bilirdi. Esip gürlemesini kimse duymasın diye kapatılmış pencereleri de sonuna kadar açıp evin havasız olduğunu iddia ederdi. Kahvaltımızı yaptığımız hol; onun atış alanı, duvarları hedef tahtasıydı. Silah olarak genelde kül tablalarını kullansa da elinin yakınında ne varsa onu fırlatırdı. Kız kardeşim ve ben, menzilinden ustalıkla sıyrılabilmeyi, yakan top oynarken öğrendiğimiz sıçramalar sayesinde başarabiliyorduk.

İşte bu anlarda “İnsan öfkesiyle koskoca bir hayatı nasıl geçirebilir” diyerek üzüldüğüm olsa da kendimi bu duygu sarmalından çabuk kurtarıyordum. Bir yanım merhamet göstermeye çalışsa da diğer yanım acımasızdı. Bu duyguları kendimde her hissedişimde dehşetle irkilip yapabileceklerimden korkuyordum. Gitgide ona dönüştüğümü fark ettiğimdeyse öfkemi değil, merhametimi beslemenin daha yerinde bir davranış olacağı fikri, içten içe bir adım atmaya zorluyordu beni. Bunun için kaynak olarak elime ne geçerse tek bir harfini bile ziyan etmeden okuyor, babamla olan her benzerliği gördükçe üstesinden gelmenin kolay olmayacağını anlıyordum.

Öfke virüsünün birçok nedeni olduğunu öğrenmekle birlikte, ona ait olan kısmının yalnızca korku ve güvensizlikle birlikte, travmatik bir çocukluk olduğunu öğrenmem, mücadelemin ilk adımı oldu. Suçlamaktan vazgeçip anlamaya çalışmalıydım. Çünkü kendi duygularını bastırarak büyüyen bireyler korku ve kaygılarını öfkeyle dışa vuruyordu. Bu teze göre içinde bulunduğumuz durumun suçlusu babam değildi. Onu iyileştirmek, benim boyumu aşan bir olaydı, biliyordum. Ama en azından kendisiyle yüzleşebilirse profesyonel bir yardım almak isteyeceğini düşünüyordum. Babamı çocukluğuna götürmeliydim ama nasıl?

Günler geçiyordu ama ben akşamdan her kurduğumu sabah beğenmiyordum. Bu arada ben de değişiyordum. Hislerim farklılaşmaya başlamıştı, her gün bir diğerinin tekrarı olsa da. Babamın ağzından çıkacak her sözü ona fark ettirmeden eş zamanlı söyleyişim, artık öfkesinden kendisinin bile yorulduğunu adeta haykırır gibiydi.

Yine bunları düşündüğüm, hedefi on ikiden vurduğum bir gün; korkup kaçmak yerine koşarak babamın boynuna sarıldım. Korkmuyordum, korkmamalıydım. Sıcaklığımı hissetmeli, babam olduğunu hatırlatmalıydım. Ona ihtiyacım olduğunu ve en önemlisi onu her şeye rağmen sevdiğimi bilmeliydi. Sarılmanın iyileştirici gücüne inanıyordum. Önce çok şaşırdıysa da çabuk toparlandı. “Git başımdan” diyerek bağırdı. Gitmedim. Daha sıkı sarıldım. Kollarımı çözmeye çalıştı, bırakmadım. Kararlıydım. Birlikte iyileşecek, yaralarımızı beraber saracaktık. Zaman annemin hesabını sorma zamanı değil, biz olma zamanıydı ve annem kendi hesabını soracak kadar da güçlü bir kadındı. Kaç kere itti. Her itişinde gururumun incinmesi gerekirken sevgimin galip gelmesi için çabalıyordum. Ben babamın sıcaklığını her hücremde hissetmek istiyordum. Ona ihtiyacım vardı.

Çocukluğum onsuz geçmişti ama hâlâ bir topa karşılıklı vurabilecek gücümüz ve zamanımız vardı.
Kaç kez sarıldım sımsıkı. Kollarımı her gevşetmeye çalıştığında söz verdim kendime, vazgeçmeyecektim. Belki de bizim bundan başka sarılacak zamanımız olmayabilirdi ama ileride doğacak torunlarını da bu hazdan mahrum etmemeliydi.

Kaç defa aynı günü yaşadık hatırlamıyorum. Belki aylar sürdü. Bildiğim en sonunda bana belli belirsiz dokunmasıydı. Pes ettim artık diyordu vücut dili. Yorgun, yüz yaşında bir adamdı sanki. Elleriyle oturmamı işaret etti. Ne diyeceğini bilemez gibiydi. Belli ki cümlelerini toparlamaya çalışıp bir araya getiremeyecek kadar çoktu anlatmak istedikleri. “Nasıl gidiyor evlat!” dedi önce. Laf olsun diye sorulmuş bir soru olsa da hoşuma gitmişti.

Sanki bir rüyadan uyanmıştı babam. Sonra çocukluğunu sordum ona. O anlattıkça hafifliyordu, ben duydukça paralanıyordum. Evlatlık verilmişti. Üç paraya satmışlardı onu. En çok da anasından ayrılmak zor gelmiş. Onu gözyaşları içerisinde bırakıp giderken henüz altı yaşındaymış. Evlatlık verildiği yerde ilk gün, çok ağlamış annesini istediği için. Taş olsa yumuşarmış ama onlar, şiddeti seçmiş susturmak için. Eve su taşırmış küçücük güğümlerle çeşmeden. Hani derler ya yalın ayak başı kabak. Saç da bırakmazlarmış kafasında. Sorduğu zaman da “Zaten seninle uğraşıyoruz, bir de bitinle mi uğraşalım?” diyorlarmış. İsyan edecek olsa basıyorlarmış dayağı. Böyle böyle susmayı öğrenmiş önce. Öfkeyi bastırarak büyürken de zamanla zırh gibi giymiş üzerine. Kendini her değersiz hissettiren olayda kuşanmış sonra kılıcını.

Babam, kaynağından fışkıran çağlayan gibiydi o akşam. Susmuyordu. Onca yılı bir akşama sığdırmak istercesine akıtıyordu zehrini. Bense her anlattığını içselleştiriyordum. Öylesine dalmışım ki en son annemle nasıl tanıştığını anlatırken duydum onu. Hafiften gülümsedi mi bana mı öyle geldi, bilmiyorum. Buzdağı eriyordu sanki. Masanın üzerindeki kül tablası ıslandı. Gördü babam. Utandı belki. Bakışlarını kaçırdı. O anda evde sadece ben ve o vardık. Etrafımızdaki her şey bir helezon içerisinde kayboldu. Daha sıkı sarıldım ona. Sadece sarıldım. Sonra geri çekilip baktım. Gülmek babama ne çok yakışıyordu. Buzdağı eriyordu. Sonra elini hissettim, sıcacıktı. Babam başımı okşuyordu.

Related posts

Pazartesi Tahlil Atölyesinde “Cam Irmağı, Taş Gemi”

Gidenler Ve Geride Kalanlar

Geç Aşk