Shoshana Zuboff Zuboff, dijital ekonominin veri toplama pratiklerini bir tür yeni sömürü biçimi olarak konumlandırıyor; davranışlarımızı öngörülebilir ürünlere dönüştüren bu sistem, bireysel özerkliği sessizce erozyona uğratıyor. Neoliberal dönemin ardından yükselen bu yapı, Enlightenment’ın bireysel haklar mirasını tersine çevirerek, bilgi asimetrisini sermaye lehine derinleştiriyor; insan deneyimi, pazarlanabilir bir artık değere indirgeniyor. Bu eleştiri, kapitalizmin evriminde bir kırılma anı işaret ediyor: Artık bedenler değil, zihinler ve alışkanlıklar maden gibi işletiliyor, demokrasinin temelindeki özgür irade fikri tehdit altına giriyor.
Byung-Chul Han Han, sosyal medyanın şeffaflık dayatmasını, bireyi sürekli kendini sergilemeye zorlayan bir panoptikon olarak görüyor; bu, iç dünyayı dışa vurma baskısıyla tükenişe sürüklüyor. Pozitiflik kültüründe olumsuzluk bastırılırken, dijital bağlantılar gerçek yakınlığı değil, yalnızlığın yeni bir biçimini üretiyor; neoliberal öz-optimazyon, ruhu performans ölçütlerine hapsediyor. Bu bağlamda, Doğu felsefesinin dinginlik vurgusuyla karşılaştırıldığında, Batı’nın hızlanan dijital ritmi, varoluşsal bir boşluk yaratıyor ve toplumsallığı yüzeysel bir ağa dönüştürüyor.
Sherry Turkle Turkle, cihazların araya girmesiyle konuşmaların derinliğini yitirdiğini savunuyor; empati, kesintili mesajlaşmalarla aşınıyor ve yalnızlık paradoksal olarak artıyor. Dijital kimliklerin çoğulluğu, gerçek benliği parçalara ayırarak kararlı bir özü belirsizleştiriyor; bu, humanist psikolojinin bütünlük idealiyle çelişiyor. Teknoloji tarihsel olarak aracı olsa da, günümüzde ilişkiyi yeniden tanımlıyor: İnsanlar makinelerle daha rahat iletişim kurarken, birbirine yabancılaşıyor ve duygusal olgunlaşma gecikiyor.
Jaron Lanier Lanier, platformların davranış modification modellerini, bireyi manipüle eden bir davranışçılık olarak eleştiriyor; serbest irade, algoritmik nudging’le gölgeleniyor. Dijital utopinin erken vaatleri, dikkat ekonomisine dönüşürken, yaratıcılık kolektif bir sömürüye kurban gidiyor; sanatçı, veri sağlayıcısına indirgeniyor. Bu durum, Silikon Vadisi’nin karşı-kültür kökenlerini ironik bir şekilde tersyüz ediyor: Özgürlük söylemi, kullanıcıyı bağımlı kılan bir pakete sarılıyor.
Tim Wu Wu, dikkat tüccarlarının yükselişini, endüstriyel reklamcılıktan dijital çağın doruk noktasına uzanan bir çizgide inceliyor; zihin, sürekli rekabetin nesnesi haline geliyor. Bilgi özgürlüğü ideali, monopolleşmeyle çöküyor; kültürel çeşitlilik, viral olanın egemenliğinde daralıyor. Bu eleştiri, Amerikan pragmatizminin kamu yararı vurgusuyla örtüşüyor: Piyasa özgürlüğü, bireysel odaklanma hakkını tehdit ederek toplumsal üretkenliği baltalıyor.
Jenny Odell Odell, dikkat ekonomisine direnişi, üretkenlik dışı zamanların yeniden kazanılması olarak öneriyor; kaydırma döngüsü, anlamlı gözlemi yok ediyor. Sanatsal bakışın yavaşlığı, dijital hızın karşısında bir karşı duruş; bu, ekolojik farkındalıkla birleşerek tüketim döngüsünü kırıyor. Kapitalist zaman anlayışının ötesinde, Odell bireyi doğaya ve topluma yeniden bağlayarak, dijital yabancılaşmaya karşı varoluşsal bir iyileşme alanı açıyor.