Yazar – Fatma Karataş
Gece çökmüştü ve karanlık her şeyi yutuyordu. Bize rehberlik eden ay dede, yalnızca soluk bir ışık hüzmesiyle bizi izliyordu. Kasabam, gündüzleri sevilesiydi ama gece… Gece başka bir dünyaya açılan, korku dolu bir yere dönüşüyordu.
Eve birkaç adım kala, ağaçların arasından tüylerimi diken diken eden bir ses yükseldi. Kardeşim korkudan koluma sıkıca sarıldı, nefeslerimiz birbirine karıştı. “Kim var orada?” diye bağırdım ama sesim karanlığa karışıp kayboldu. O ses, bir an için etrafımızı saran uğultulara dönüştü. İçimdeki korkuyla birlikte, ağabeylik içgüdüsüyle kardeşimi kendime daha da çekerken ay dedenin silik ışığında gölgelerin arasına bakmaya cesaret ettim. Ve karşımda insan mı yoksa bir çeşit yaratık mı olduğunu kestiremediğim bir silüet belirdi. İlginç görünümüyle kendini inceleten yaratığın, karın bölgesinde bir torba vardı ve içinde de ona benzeyen yavru bir şey vardı. Kırmızı gözlerini bize dikmiş, bir an kolluyormuş gibiydi. Kardeşimle bana kal mı inmişti bilmiyorum ama ikimiz de gözlerimiz kenetlenmiş gibi, o yaratığa bakmaktan başka bir şey yapamıyorduk. Ağzını aralamış tuhaf seslerle bize bir şeyler anlatmaya çalışırken ete benzeyen dişi ve hayvan leşi gibi kokan nefesi bize çarpıyordu. Adım adım bize doğru yürümeye başladı. O yaklaştıkça iç güdülerim hareketlenmeye başlamıştı. Arkamdan da ses işitince kardeşimi çekiştirdiğim gibi koşmaya başladık. Kardeşim daha fazla kendine hâkim olamıyordu. Kasaba içinde bağırıyordu. Geçtiğimiz her yerde sesi duyanlar kapıya çıkıyorlardı. Kardeşimse “yaratık vaar!” diye bağırmaya devam ediyordu. Evimize ulaştığımızda tahta kapıyı tekmeleyerek bahçeye daldık. Kapıya öyle bir vurduk ki içerdekiler korkudan yerlerinden hoplamıştır kesin. Kapıyı açan babamı itekleyerek içeri girdik ve hemen ardından kapıyı kapattık. Evde ağır olan ne varsa kapının önüne koyduk, tüm pencereleri kapattık. Babam “Ne oldu?” diye sorarken anam koşarak bize bir tas su getirmişti. Onlar telaşla bize bakarlarken ben nefesimi dizginleyip dışarıda gördüğümüz şeyi anlattım. Annem korkuyla, “Eyvahlar olsun! Siz hınkır munkuru görmüşsünüz.” dedi bir yandan da bacağını döverken. “Ne oldu ana biliyor musun ne olduğunu?” diye sorduğumda, evet manasında kafasını salladı. Ancak ağlamaktan konuşamıyordu. Babam da onu tanıyor olacak ki başladı anlatmaya.
“Çocukluğumuzda büyük ninem bize anlatırdı. Buralarda eskiden çok dolaşırlardı. İnsanlar özellikle geceleri olmak üzere, çok mecbur kalmadıklarında dağlık yerlere gitmezlerdi. Bu söylediğim hınkır munkur, insanı önce boğarak öldürür, sonra da yermiş. Biz hiç görmedik. Halk hikâyesi olarak kaldı” dedi. Annem de araya girerek “Aman ha! Oğlum dikkat edin, bir daha oralardan geçerken karanlığa dikkat edin. Sizi kolay büyütmedim. Elin yaratığına yem olmanıza yüreğim dayanmaz” deyince babam ters ters anama bakarak “Aman ananıza kulak asmayın. Öyle şeyler halk hikâyelerinde vardır. Millet bayılır hikâyeler üretmeye. Biri size eşek şakası yapmıştır.” dedi.
Ailecek biraz daha bu konudan bahsettikten, anamı da sakinleştirdikten sonra herkes uyumaya gitti. Bense diken üstündeydim. Gözümü kapattığım gibi hınkır munkur beni yakalayıp boğuyor, ardından da yiyordu. Öyle böyle geceyi sabah ettim. En erken anam uyanmıştı. Abdest almak için dışarı çıktığında yüreğim hop etti. Dün gördüklerimden sonra bir daha korkusuzca dışarı çıkabileceğimi sanmıyorum. Ama aklım anamda da kalmıştı şimdi. Tam yatağımdan kalkıp dışarı çıkacakken babamın öksürük sesi geldi. Anlaşılan o da uyanmıştı. Abdest için o da dışarı çıkacaktı. İçim şimdi biraz daha rahatladı. Tekrar uzandım, yorganımı boğazıma kadar çektim. Babam yanımdan gürültüyle geçip çıktı. Her sabah bunu yapardı. Bir kere namaz kılmamız gerektiğini söylemişti ama dinde zorlama yok diye de zorlamayacağım sizi demişti. Tabi her sabah sırf uyanalım, diye çeşitli gürültüler zorlama değilse o günden sonra bu konuyu daha da açmamıştı. Cuma günlerini de saymazsak. Dışarıdan bir ses geldi. Korkuyla yerimden kalkıp cama koştum. Anamı o yaratıktan korur, diye babama güvendim ama o da yaşlıydı kim onu koruyacaktı? Hemen dışarı koştum. Anamla babamı kuyu kenarında yan yana oturarak abdest aldıklarını görünce içim rahatladı. Arkamı dönüp eve girecekken ayağım kovaya çarptı bir gürültü yayıldı çevreye. Anamla babam hemen arkalarına döndüler. Babam beni görünce sevinçle gözleri ışıldadı. Ayağa kalkarak:
“Demek sonunda namaz kılmaya karar verdin ha. Allah kabul etsin yavrum benim,” diyerek yanıma gelip sırtımı sıvazlıyordu. Şimdi bu adama namaz için değil de sizi korumak için geldi mi nasıl söyleyeceğim. Alay eder vallahi. Delirmiş gözüyle bakar bana. Bir şey demeden bende abdest almaya gittim. Tamamladıktan sonra eve döndüğümde anamla babam seccadede oturmuş beni bekliyorlardı. Hep birlikte namaz kıldık. O kadar huzur vermişti ki seccadeden kalkmak istemiyordum. En samimi duygularımla Allah’tan anamı, babamı, kardeşimi o yaratıktan korumasını istedim. Seccademi katlayıp diğerlerinin yanına koydum. Baya bir uyku bastırmıştı. Yatağıma girip uykuya daldım.
Ne kadar süredir uyuyorum bilmiyorum ama gözlerimi açtığımda hafif karanlık çökmüştü. Telaşla yataktan fırladım anamın yanına gittim. Kapının önünde oturmuş telaşla yola bakıyordu. “Ana ne yapıyorsun burada, kardeşimle babam nerede?” deyince anam sesimi duyduğu gibi hemen ayağa kalktı.
“Ah oğlum ne oldu sana? Öyle ne yaptıysak uyandıramadık seni. Kardeşinle baban odun toplamaya gittiler. Gelmediler. Onları bekliyorum” deyince gözlerim korkuyla büyüdü.
“Ne! Daha gelmediler mi? Ama karanlık çökmek üzere. Ya yine karşılarına çıkarsa şu hınkır denilen yaratık?” dediğimde anam, “Öyle ya daha gelmediler. Merak etme ninem bunları kaçırtmak için muskalar dualar yaptı onlara. Allah’ın izniyle bir şey olmaz.” deyince dehşete düştüm. Bu yaratığın muskayla uzak duracağını sanmıyorum. İçeri koşarak tabancayı aldım.
“Ana ben babamla kardeşimi almaya gidiyorum.” dediğimde anam hemen, “Bak oğlum baban inanmaz öyle şeylere kardeşin de dinlemedi beni. Hınkır munkuru gördüğün gibi donumu çıkarır üstüne işerim de hemen kaçar. Onlar idrardan çok korkar,” deyince gülmemek için kendimi zor tuttum. Sırf içi rahatlasın diye “söylerim ana” deyip çıktım evden. Henüz insanlar dışarıdaydı. Her köşe başında beni durdurup dünkü olayı soruyorlardı. Karanlık çökmek üzereydi. Kısa kısa cevaplar verip geçiyordum. Buna inanlar vardı ama babam gibi inanmayanlar üstüne bir de alay edenler vardı. Onları hiç de umursamıyordum. Bugün bana görülen yarın elbette onlardan birine görünürdü. Söylenerek yürürken karşıdan omuzları odunlarla dolu babamı ve kardeşimi gördüm. Koşarak yanlarına gittim ve babamın yükünü aldım hemen. Konuşarak eve gittik. Anam hâlâ bıraktığım yerde bizi bekliyordu. Bizi görünce sevinçle yanımıza geldi. Nasıl olduğumuzu sorduktan sonra “Cemilee babanlar geldi sofrayı kur hemen!” diye bağırıp hemen o da içeri koştu. Kız kardeşimle birlikte sofrayı hazırlamaya koyuldu. Odunları ahıra bıraktıktan sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp içeri girdik. Biz de anama kız kardeşime yardım edip sofrayı kurup yemeklerimizi yedik. İyice karanlık çökmüştü. Eve giren yıldızların ve ay ışığıyla sofrayı toplayıp sobanın üstünde fokur fokur kaynayan suyla da çay demleyip oturduk. Kapı çalma sesi geldi. Babam ayağa kalkınca benle kardeşim de kalkıp babamla kapıya bakmaya gittik. Büyük ninem küçük kuzenim gelmişti. İçeri davet edip onlara da çay ikram ettik. Sohbet dönüp dolaşıp gene hınkır munkura gelmişti. Büyük ninem,
“Olanları duydunuz mu? Aşağı köyde bir bağırma sesi işitmişler. Köylü dışarı çıktığında hınkır munkuru bir koyunu götürürken görmüşler.” dediğinde içim yine korkudan hoplamıştı. Babam hemen savunmaya geçip, “hırsızdır o” dedi çayını hüpleterek. Buna göz devirmeden edemedim. Görmüşler işte derken dışarıdan bir gürültü kopuverdi. Hepimiz ayaklanarak camdan dışarı bakmaya çalıştık. Koşuşma sesi vardı ama şimdi kimsenin dışarı çıkıp da olanlara bakacak cesareti yoktu. Kapıyı sıkı sıkıya kapatıp camların perdelerini de örttük. Annem büyük ninemi bu gece kalması için zar zor ikna edip yataklarımızı serdi yere. Bu gece hepimiz aynı yerde yatacaktık. Yine gözümü kapattığımda onları görüyordum. Şu an namazın huzuruna o kadar ihtiyacım vardı ki keşke evimizin içinde de kuyu olsaydı kolaylıkla abdest alırdık. İç geçire geçire uyumaya çalıştım.
Sabaha doğru uykuya dalmıştım. Bir veya iki saat geçtikten sonra yine bir bağırışla uyandım. Hemen kalkıp etrafıma bakındım. Yataklar yerde ve boştu kimsecikler evde yoktu. Dışarıda da baya gürültü vardı. Hemen kalkıp dışarı çıktım. Komşunun evine toplanmışlardı. Oraya gittiğimde, komşu bir ineği için ağıt yakıyordu. Dediğine göre akşam bir yaratık tarafından çalınmıştı. Kimi hınkır munkur bunu yaptı dese de kimi ‘öyle bir şey yok hırsızın teki yapmıştır’ diyordu. Kasabalı böylece ikiye bölünmüştü. İnananlar ve inanmayanlar diye. Dahası bu iki taraf arasında küslükler bile başlamıştı. Tabii bu durum çok sürmedi. Artık her gece bu durum tekrarlanmaya başladı ama kimse cesaret edip de bakamadığı için henüz hınkır munkuru benle kardeşim dışında gören olmamıştı. Bense o günden beri uykusuzluktan hastalanmaya başladım. O rüyalar yüzünden uyuyamıyordum. Bugün bir ayı geçti. O bir ay içinde o hınkır munkur rüyalarımda bi beni bi anamı bi kardeşimi alıp götürüyordu. Bu rüyalarım, gerçekliğime de karışmaya başladı. Artık korkumu dışa vurmaya başladım. Kimsenin gerekmedikçe dışarı çıkmasına izin vermiyordum. Ama onlar buna rağmen çıkıyorlardı. Dışarıda yapılacak çok iş vardı çünkü. Sürekli birileri de eve gelip duruyorlardı. Hınkır munkuru sormak için. Bir gün muhtar herkesi kasaba meydanına gelsinler diye duyuru yaptırdı. Ben dahil tüm kasabalı gittik oraya. Muhtar artık bu durumdan bıktığını, tüm hayvanlarımızdan sonra sıra bize gelmemesi için birlik olup hınkır munkuru yakalamamız gerektiğini söyledi. Herkes de onayladı bunu. Geceleri korkarak sabahı beklemek istemiyordu kimse. Bu gece herkes dışarıda kendi evlerinde siper alacaklardı. Bunu kararlaştırıp dağıldılar. Evlerine gidip hazırlıklara başladılar. Karanlık çökünce nefesleri tutup hınkır munkurun gelmesini bekledik. Her gece olduğu gibi aynı ses duyulmaya başladı. Nasıl bir nefes ki tüm kasabalı bu sesi duyabiliyordu. Hayret edilesiydi doğrusu. Ses yaklaştıkça yaklaştı. Dışarıdan hücum nidaları yükselince herkes dışarı fırladı. Hep birlikte hınkır munkurun üstüne çullandık. Sonunda onu herkes görmüştü. Kimi onun korkunçluğuna direnirken kimi ise onun ağız kokusu iğrençliğine dayanamayıp öğürüyordu. Bir ara hınkır birinin boğazını tutup öldürmeye yeltendi. Onu ne yapıp edip hınkır munkurdan kurtaramayınca geçen bana donunu indir işerim de diye alay eden kişi ona “donumu indirir üstüne işerim” dediğini gördüm. Ve cidden korkmuştu ve cenin pozisyonu alarak kendini korumaya çalıştı. O gün denildiği gibi hınkır munkur yakalanıp hemen sonra da öldürülmüştü. Bunu duyan çevrede ne kadar köylü, kasabalı varsa bizim kasabaya hücum etmiş ona bakmaya gelmişlerdi. Gelenler hayret edip duruyorlardı. Muhtar, bu durumu fırsata çevirip görmeye gelenlerden görme şartıyla buğday istedi. Bir zaman sonra bu buğdaylar o kadar çok arttı ki muhtarın bu kadar buğdayı ne yapacağını doğrusu merak ediyorduk. Ta ki bir sabah muhtar tüm buğdayı satıp her eve bir gaz lambası satın alana dek. Gaz lambasını görünce dünyanın en zengin en şanslı insanları biz olduk sanıyorduk. Bu olaydan çok süre sonra uykum azıcık düzene girmeye başlamıştı. Ama ara ara görmeye devam ediyordum. Bir sabah kalkıp abdest alıp namaz kıldım. Annemin hazırladığı kahvaltıyı da yedikten sonra odun toplamaya gittim. Henüz erken olduğu için kimseler yoktu. Odun toplamaya başladım. Güneş tam tepeye çıkana kadar bir sürü topladım. O kadar yoruldum ki bir ağacın gölgesine oturdum. Son zamanlarda olanları düşünürken göz kapaklarıma ağırlık çökünce kapatıp uyudum. Bu sefer güllük gülistanlık, çok güzel rüya görüyorken yüzüme bir ıslaklık geldi. Yağmur sanıp havaya baktığımda tek bir bulut görünmüyordu. Rüyada olduğumu anladığımda uyanmaya zorladım kendimi. Sonunda gözlerimi açtığımda bir çift kırımızı gözlerle karşılaştım. Oturduğum yerden fırlayıp dibime kadar giren yaratığı ittim. Öldürdüğümüz yaratığın aynısıydı ve ondan farklı olarak karın torbasında kan içinde kalmış küçük tavşan vardı. Gözlerimi ovuşturdum. Yoksa bu gördüğüm rüya mıydı?
Editör – Kübra Çakar