Nilüfer Sedef
Soğuk esen rüzgâr yüzüne vurduğunda, serinliği iliklerine kadar hissetti. Şehir sonbaharı yaşadığı için sahil boyu her zamankinden daha tenhaydı, şansına. Buradan kaç kere geçmişti ama hepsi evin eksiklerini tamamlamak içindi.
Topuz yaptığı saçlarını tokadan sıyırıp parmaklarının arasında havalandırdı ve rüzgâra bıraktı. Biraz önce yaşananlar tüm benliğini altüst etmişti. Şimdi ne olacaktı? Ne yapmalıydı? Kendi iç sesine ulaşamıyordu bir türlü.
Yine o tanıdık, keskin ses yükseldi içinden: “Şimdi nasıl toparlayacaksın bakalım, aptal…”
Üzerindeki elbisenin uçuşan kenarlarını tutup omzundaki çantayı sıkıca kavradı; sanki ondan güç almak ister gibi. Denizin tuzlu iyot kokusu genzine dolduğunda, ciğerlerine tatlı bir meltem esti. İçindeki her hücre dans etmeye başladı sanki. Bu duyguyu en son ne zaman yaşadığını hatırlamaya çalıştı ama nafile…
Etrafa, tanıdık bir yüz görme kaygısıyla şöyle bir bakındı. Sonra usulca önündeki banka doğru süzüldü. Çantasından çıkardığı sigarayı rüzgârla cebelleşerek yaktı. Annesinden gizli içmişti yıllarca. Gözlerini, parmaklarının arasındaki sigarayla birlikte batan güneşe sabitledi. Onunla paylaşamadığı onlarca şeyi düşündü. Hep “yapılması gerekenler”e dikkat etmişti annesi. Yanında olanın aslında kilometrelerce uzağında olduğu yılları hatırladı. Buğulanmış, yosun yeşili gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Gerçekten yalnız mıydı? İnsanların içindeydi ama bir türlü dolduramadığı bir tek başınalık, yıllardır kol geziyordu ruhunda. Belki de alışılmış, normalleştirilmiş bir yalnızlıktı bu. Öfke patlaması yaşamış, paramparça olan ruhunu toparlayabilmesi için kendisini bulması gerekiyordu. Kapıyı çarpıp çıktığında ayakları onu buraya getirmişti.
Denizin insanı canlandıran kokusunu bir kez daha içine çekti. Yerinde kıpırdandı; hiçbir yere sığamıyor gibiydi.
“Şimdi ne yapacaksın Feride? Tek başına nasıl ayakta duracaksın? Ah aptal kızım… Şükürsüzsün! Nankörsün!”
Sözler bu kez annesinin sesiyle yankılandı kulaklarında. Bacak bacak üstüne attı sert bir hareketle. Sigaradan son bir nefes çekip ayağıyla ezdi, çöpe attı. Etrafa göz gezdirip yeniden oturdu banka. İçindeki, adını koyamadığı o duyguya odaklandı.
Şükürsüzlük müydü bu gerçekten? Nankör müydü sahi? Annesi haklı mıydı? Her şey iyi olsun, her şey yerli yerinde dursun derken kendini unutmuştu. Ama en önemlisi, içindeki “gerçek ben” sıkışıp kalmış, sessizce isyan ediyordu.
Onu görmezden geldikçe bu sıkışma büyüyor, boğazında düğümlere dönüşüyordu. Fark ettiği bu aydınlanma belki çözüm değildi ama içindeki kilidi açacak anahtardı. Anahtarın ellerinde olduğunu düşünmek, bir umuttu onun için. Tünelin sonundaki ışığı görebiliyordu.
Bunları düşünürken içindeki sıkıntı yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Ta ki o tanıdık ses yeniden konuşana kadar:
— Saçmalama! Ne kendini unutması? Gül gibi evin, kocan var. Saçma sapan şeylere kafa yorma. Kalk eve git, kahvaltıyı hazırla.
Bu sesin esiri olmuştu yıllardır. Hep “olması gereken”leri yapmıştı. Görünürde eşine sadık, annesine saygılı bir kadındı. Hiçbirini ihmal etmemişti. Ama ya kendisi? Kendini ihmal etmemiş miydi?
Belki de Ekrem’in suçu yoktu. Ona yüklediği beklentiler, aslında onun değil annesinin sesiyle şekillenmişti. Yıllar boyunca neyi nasıl yapması gerektiğini annesinden öğrenmişti: “Kadın dediğin susar”, “İyi kadın kırılmaz, kırılmayı da belli etmez.”
O da sustu, sabretti, gülümsedi. Ama şimdi fark ediyordu… Sıkışmışlığı Ekrem’den değil, içindeki bu kalıplardan geliyordu. Ekrem suskundu, anlayışlıydı belki de — ama o hâlâ annesinin sesiyle tartışıyordu içinde. Kendi sesini bastırıp başkalarının yankılarına kulak vermişti yıllarca.
Belki de artık susması gereken annesiydi. Ve konuşması gereken, Feride’nin kendi iç sesi…
Tam o sırada çantasında telefonu titredi. Ekranda “Ekrem” yazıyordu. Tereddütle açtı. Karşıdan gelen ses, endişe ve merakla peş peşe sıralıyordu kelimeleri. Geri gelmesi için yalvaran bu sesin altındaki aşk duygusunu, uzun zamandır ilk kez bu kadar net fark ediyordu.
Çok sevdiği deniz kokusu ona kılavuz olmuş, kendini kendisine getirmişti. Bu hayat onundu. Döngüyü kıracak, annesinin gölgesinde değil Feride olarak yola devam edecekti. Kendi sesini bulmak kolay olmayacaktı ama yola çıkmak da bir adımdı.
Gözü, az ilerdeki çay bahçesine ilişti. “Ekrem… Sahildeyim. Gelir misin? Simit ve çayla kahvaltı yapalım,” dedi; kendi bile unuttuğu o şen şakrak sesiyle.“Tamam, hemen geliyorum!” dedi Ekrem; Feride’nin uzun süredir duymadığı hevesli bir tonla, sevdiğine yeniden kavuşmuş bir âşığın mutluluğuyla.Telefonu kapattı. İçindeki boşluk biraz hafiflemişti. Gökyüzüne baktı. Rüzgâr hâlâ saçlarını okşuyordu ama bu sefer üşütmüyordu.
Denizin uçsuz bucaksızlığı gibi, zihninde yeni pencereler açıldı. Ve ilk kez, o pencerelerden sadece kendi sesi yankılandı.