Bazı şiirler, şehrin neon ışıklarının arasında bir orman gibi belirir; yabani, uzak ve kurtarıcı. Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece”si tam öyle bir şiir. Okurken sanki asfaltın bittiği yerde, çatal boynuzlu bir gölge beliriyor ve bütün o naylon hayatı bir anda silip atıyor. İşte o uzun, soluk soluğa dizeler:
Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan toprağı sürdük bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut dövüşerek
Geyikli geceyi kurtardık
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltuk altlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı
Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk
‘Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben’
Bu dizeler, şehrin yapaylığını, yalnızlığı, naylon gibi hafif ama boğucu hayatını anlatırken bir yandan da kurtuluşu doğada, o yabani gecede arıyor. Geyik, özgürlüğün, korkusuzluğun, belki de masumiyetin simgesi gibi duruyor.
Şiirin belirli bir kişisel hikâyesi, tek bir olayla bağdaştırılan somut bir anekdotu yok. Turgut Uyar’ın İkinci Yeni dönemindeki şiirleri zaten şehir hayatının yabancılaşmasını, bireyin iç çelişkilerini, aşkı ve umutsuzluğu iç içe dokur. “Geyikli Gece”, bu temaların en yoğunlaştığı yerlerden biri; 1960’ların İstanbul’unda, büyük şehirlerin yalnızlığını yaşayan bir şairin haykırışı gibi. Belki de şairin kendi geceleri, kendi kaçış arzusu bu dizelere sızmış. Ama asıl hikâye okuyanda başlıyor: Herkesin kendi “geyikli gecesi” var, o an geldiğinde her şey değişiyor.
Edebiyat açısından “Geyikli Gece”, Turgut Uyar’ın en çarpıcı eserlerinden. İkinci Yeni’nin imge zenginliğini alıp günlük hayatın sıradanlığına çarpıyor; naylon, neon, şarap, otel gibi somut imgelerle başlayıp ormana, geyiğe, ay ışığına uzanıyor. Bu geçiş, modern insanın doğadan kopuşunu, yabancılaşmayı ve kurtuluş arayışını öyle güçlü anlatıyor ki, şiir bir ağıt olmaktan çıkıp bir dua gibi okunuyor. Dil akıcı, konuşur gibi ama her dize ağır; “her şey naylondandı o kadar” diyerek plastik bir dünyayı yerle bir ediyor. Türk şiirinde şehir-kır karşıtlığını, yalnızlığı bu kadar çıplak ve heyecanlı işleyen az eser var. Okuyanı hem hüzünlendiriyor hem heyecanlandırıyor; çünkü geyikli gece, hepimizin ulaşmak istediği o yer.
Aslında bu şiir bize şunu söylüyor: Şehir bizi naylonla kaplasa da, içimizde hâlâ yabani bir gece var. Geyikli geceyi bulursak, korku biter, heyecan başlar. Turgut Uyar, o geceyi öyle güzel anlatıyor ki, okudukça avuçlarımız terliyor, gözlerimiz uzak ormanlara kayıyor.