Gereksizlik Gereksinim Uzmanı
Ben Taner.
Evet, bu dünyada benden bir tane daha yok.
Yani şöyle söyleyeyim, mesleğim, duruşum, hayatı algılayış biçimimle öyle sıradan biri değilim.
Benim gibi başka biri yok
İstanbul da var mı?
İstanbul’da da yok benim gibisi.
Ankara’da?
Boşuna aramayın.
Adana’da mı?
Hiç sormayın…
Almanya’da?
Hele orayı hiç karıştırmayın.
(Rahmetli Kemal Sunal ve Şevket Altuğ’un bir repliği vardı ya hani, tam da o kıvamda…)
Ben bu dünyaya, adı sanı pek duyulmamış, ama ruhu hepimizin içinde dolaşan bir mesleğin erbabı olarak geldim:
Gereksizlik Gereksinimi Uzmanıyım.
Evet, yanlış okumadınız.
Belki de bu yüzden işim çok rahat; çünkü meslektaşım yok.
Bir kurumda çalışıyor muyum?
Hayır.
Çalışmak istesem, çalışacak bir alan da yok.
Çünkü sistem, hakkıyla değil, torpille işliyor.
Çünkü bu düzende, liyakat yalnızca kelime anlamıyla sınırlı.
Bakın, ben okuma yazma bilmeyenlerin koltuklara kurulduğu, koltuğa hak edenlerin ise köşeye itildiği bir coğrafyada yaşadım.
Bir sanat sergisinde, sanat müdürünün mozaik nedir bilmediğine şahit oldum.
“Allah bilir” deyip dini sorulardan sıyrılan imam da gördüm…
Ama öte yandan, astrofizik bildiği hâlde havalimanında bagaj taşıyan bir dahiyle de tanıştım.
Hani olur da yolunuz Ferit Melen Havalimanı’na düşerse, ayaküstü bir sohbet edin o adamla. Belki hâlâ oradadır.
Belki de “Moşi” kitabın da İrfan’ın pilot sandığı o kişidir…
Bir hayat yaşıyoruz, evet.
Ama sadece bir kez.
Tek perdelik bir oyun bu.
Hinduizm’in reenkarnasyonu bize göre değil.
Ne bilim kabul ediyor bunu, ne de inandığım kitaplar.
Öyleyse neden kendimize ait bu hayatı başkalarının beklentilerine heba ediyoruz?
Neden kendi gök kubbemizi inşa etmek varken, başkalarının çatılarında kiracı olmayı seçiyoruz?
Saçımı uzatmak istesem, neden laf yerim?
Şalvar giysem neden yadırganırım?
Çünkü biz bu hayata, daha gözümüzü açar açmaz, kalıplara sokularak başlıyoruz.
Aile baskısıyla.
Toplumsal yargılarla.
Ve bu baskılar, çocukluktan itibaren özgüvenimizi törpülüyor.
Sonra büyüyoruz ve kendimize ait hayalleri bırakıp, başkalarının hayallerine hizmet etmeye başlıyoruz.
Ve bir bakmışız, kırk yaşına merdiven dayamışız…
Ama içimizde hâlâ çocuk kalmış.
Ben üniversiteye 35 yaşımda başladım.
Geç mi kaldım?
Topluma göre evet.
Ama bana göre değil.
Çünkü bedenim 35’ti belki, ama ruhum hâlâ 20.
Bugün üçüncü üniversitemi tamamlamak üzereyim.
Neden mi okuyorum?
Çünkü bilgi, yaşın değil, ruhun işidir.
Ve bu yolda bana ışık olan isimlerden biri de hocamız Salim Deniz Dokumacı’ydı.
Tam bir bilge.
Eğer bu adam yurtdışında olsaydı, bakanlar onun önünde sıraya girerdi.
Ama bizde üniversiteye sıkışmış, görünmez kahramanlardan biri o da.
Peki, kaçınız Ulus Baker’i duydunuz?
Ya Şerif Mardin’i?
Ya da Mete Atatüre’yi?
Zeliha Bürtek?
Yok…
Bilmiyoruz.
Çünkü bu isimler ekranlarda boy gösteren tipler değil.
Onlar sessiz sedasız, ışık olup geçenlerden.
Ama biz, her gün sosyal medyada kendini palyaço eden, ailesiyle dalga geçenleri izliyoruz.
TV ekranlarında savaş, ihanet, dram, koku, skandal.
Ve bu çürümeye “eğlence” diyoruz.
Oysa ruhlarımız çürümekte, farkında değiliz.
Ben Taner.
Ve diyorum ki;
Bir nehirde yaprak olup oradan oraya savrulmak kolaydır.
Ama taş olmak, yerinde sabit durmak cesaret ister.
Siz ne olmak istersiniz?
Ben yolumu seçtim.
Gereksiz gibi görünenin, en gerekli şey olduğunu anlatmaya geldim.
Bir taşı suya atsanız, önce dalgalar oluşur.
Ama bir düşünceyi dünyaya bırakırsanız, yankısı nesiller boyu sürer.
Saygı ve sevgilerimle,
Taner Durmaz
Yalnız bir taş. Ama derin izler bırakan bir taş…