(Kendini bulmadan hayatı anlayamazsın; evren bir bütünse sen o bütünü tamamlayan zerresin.)
Eteklerini zarafetle yere sürüyen zarif bir kadını andıran mimari eser karşısındaydı. İsminin hikâyesiyle inşa edilen imkânsız aşkın sanatsal sembolüne hayranlıkla bakıyordu. Küçük bir kız çocuğuyken babasının dizine uzatıp saçlarını okşayarak anlattığı aşk hikâyesinin sanata yansıyan mimarisini görmeyi ne çok arzulamıştı. İşte şimdi tam da istediği olmuştu. Sevdalanıp kavuşamadığı kadını eseriyle ölümsüzleştirmek ne büyük bir aşktı!
Merdivenlerini tırmanıp aynı eserin birkaç kilometre uzağında inşa edilmiş minyatürüne baktı. Aşkına düştüğü kadının ismini yaşatmak için iki şaheseri buluşturan ise kadının doğum gününde ay ve güneşin raks etmesiydi. Yılda bir olan doğa olayı, 21 Mart’ta güneşin saçlarına hitaben inşa edilen minareden batarken, zarafetini temsil eden eserin arka cephesinden Ay’ın doğmasıyla vuku bulmasıydı aşkının ifadesi. Bu sanatsal eser, “güneş ve ay” anlamına gelen Mihrimah ismine atfedilmişti. Ve babası bu aşka binaen biricik kızına Mihrimah ismini koymuştu.
Çocukluğunda dinlediği hikâyeye hayranlık duyarak bir gün o da böylesi bir aşk yaşayacağına inandı hep. Hayalini kurarak büyüdüğü bu büyüleyici aşkla yıllar önce rastlaşmıştı aslında. İçinde ukde kalan bu aşk, kaderine yazılmamış olacak ki başladığı gibi ayrılıkla sonuçlanmıştı. Yazdığı şiirlerden birinin, tıpkı kendisi gibi edebiyata âşık gencin eline ulaşmasıyla başlamıştı her şey. Otuz yıl öncesi, kadınların her alanda gizlenmek zorunda kaldığı bir zamanda, yazdıklarını edebi sanata dönüştürmek isteyen bu genç hanımı bulmak için epey uğraş vermiş, sonunda onunla az da olsa vakit geçirmişti genç edebiyatçı. Güldüğünde kaybolan gözlerinde kaybolmuştu genç adam; gülüşü yüreğinin derinliklerine işlemişti. Sevdasını sözcüklere dökmüş, aşkını ölümsüzleştirmişti. Fakat isminden mi bilinmez, bu aşk da Mihrimah Sultan’ın hikâyesi gibi yarım kalmıştı.
Semaya uzanan ufka daldı; kalbindeki bu boşluk neyin nesiydi diye sorgulamaya başladı. Caminin avlusunda derin düşüncelerle dolaştıktan sonra deniz kıyısına indi. Rüzgârın saçlarını babası gibi okşamasından hayli keyif alsa da içindeki burukluktan bir an dahi olsa kurtulamamanın ıstırabı duruyordu. Dalgaların ve martıların sesinden bile huzuru tam anlamıyla hissetmemesinin sebebi ne olabilirdi? Hayatının bir bölümüne atılan düğümü açmak isterken kördüğüme dönmesi, geride kalan hayatını çözememesine neden olmuştu.
“Yine bulaştırmıştı işte fani âlemi yüzüne yüreğine; kördüğüm atmıştı çözmek isterken kaderine. Çözse çözülmez, kesse kesemezdi; yeri kalmıştı bir muammanın orta yerinde, arafta.”
Şu hayatta insana en fazla ıstırap veren ne diye sorulsa tek bir cümleyle cevaplanır: Hissizleşmek. Acı bile hissetmek, yaşadığının bir göstergesidir çünkü. İşte Mihrimah’ın kalbi her geçen gün hissetmemeye başlamıştı. Bir gün tüm duygularını kaybetmekten korktuğu için hatıralarına tutunması; onlarla gülüp onlarla ağlaması yaşadığını bir nebze olsa da kalbinin var olduğunu bilmek içindi.
Rüzgârın dağıttığı saçlarını eliyle toplayıp yan taraftan bağladı. Hüzünle baktı mavi ufka, maziye bakar gibi. Belki de Asım’ın o teklifini kalbi kelebekler gibi uçuşurken kabul etmeliydi: “Mihrimah, sana ve bize uzattığım elimi lütfen tut; ben seninle öğrendiğim bu aşkı sebepsiz kaybetmek istemiyorum.” O zamanlar aşk ya günahtı ya ayıp… Özellikle kız çocukları için gelenekçi ailelerde ayıp karşılanırken mutaassıp ailelerde günah sayılırdı. Oysa sevgiyle yaratılan insana en çok da aşk yakışırdı. Gelenekçi bir ailenin tek kız çocuğu olması, onu iki kat fazla korunma altına almıştı. Yani ailenin müsaadesi olmadan aşka milim yaklaşamazdı; yaklaşırsa yanardı. Uzak durdu; bir daha bulamayacağı bu bağdan kopardı kalbini çaresizce. Sıkı sıkı düğüm atması gerekirken tek seferde kesmişti.
“Ah!” dedi içinden, “Şimdiki aklım olsa asla vazgeçmezdim.” Kedere bulanmıştı kalbi; özellikle şimdiki kocasının onu sırf babasının mevkisi için seçip bu evlilikte bir başına bırakıp kendi hayatına dalmasından dolayı. Tıpkı Mihrimah Sultan’ın Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa ile evliliği gibi… Geçmişe gidip o an Asım’ın elini tutup bırakmamayı hayal ederdi; bunu yapabilse şimdiki kadar yalnızlık çekmez, mutluluk nasıl bir şeymiş hissederdi belki. Bazen de “hiç” olmak isterdi. Kocasının onu her aşağıladığında, onu sevmediğini her hissettirdiğinde; dünyaya gelmeseydi şayet bu adamla da karşılaşmazdı diye düşünürdü. Şu hayatı yaşamaktansa yok olmayı yeğlerdi çoğu zaman.
Bu düşüncelere dalmışken çiçekçi kadın yanına geliverdi. İki büklüm olması yetmemiş gibi çiçek heybesini de sırtına yüklemiş, iyice kamburlaşmıştı. Bir dal kırmızı karanfil uzattı: “Al bakalım hanım kızım, solan yüzün gülsün azıcık,” dedi dişsiz ağzıyla gülümseyerek.
Ufacık bir tebessüm edip “Teşekkür ederim.” demekle yetindi.
“Ayy,” dedi çiçekçi kadın, “biraz soluklanayım şurada.” Yanına oturup “Bu hüzünlü bakış maziye mi?” diye sorunca şaşırdı haliyle; o kadar mı belli oluyordu halinden? “Ver bakayım elini, ne diyor kader çizgin bize?”
Yüzü düştü kadının avuç içine bakınca. Ekledi: “Mazi, geleceğin düşmanıdır güzel kadın. Sen takılırsan geçmişe, gelecek sana gelmez. Kim bilir, belki de geçmişteki geleceğin de seni bulacak; tabii önüne bakacak olursan.” Ne demek istediğine pek anlam veremedi. Kadın cebinden taşlı bir yüzük çıkardı; taşının turkuaz rengi denizin mavisine meydan okuyordu. Parmağına takıp “Almazsan dersini geçmişten, öğretir gerçek yüzünü sana evren,” dedi.
Parmağındaki yüzüğün parıltısına dalmış, ne ile karşılaştığına hayret ederken “Ama ben bunu alamam, bu çok kıymetli bir şeye benziyor,” deyip kadına uzatmak istedi fakat kadın bir anda yok olmuştu. Hayal gördüm dese yüzük gerçekti; gerçekti dese kadın buhar olup uçmuştu. Hayat da böyle değil miydi zaten? Bazen tüm gerçekliğiyle yüzüne çarpar, bazen “rüyada mıyım?” diye sorgulatırdı insanı.
Saten sabahlığıyla yalnızlığına sarılmış yatağına uzanmıştı; parmağındaki yüzüğe bakınıp duruyordu. “Ne demekti bu yaşanılanlar?” diye düşünürken yavaş yavaş daldı uykuya her zamanki gibi bir başına. Zaman geçmekle hükümlüydü; hangi duygularla uyursan uyu, sabaha erişilecekti.
Geceyi kesintisiz uykuyla geçirmişti; sabahın gün ışığı gözlerine vurmaktaydı. Elini uzatıp telefonunu almayı istedi fakat yerinde değildi. Üstelik alarmı çalmamıştı. Yataktan doğrulunca parmağında çiçekçi kadının verdiği yüzüğe baktı. Mahmur gözleriyle etrafa bakındı, bir gariplik hissetti. Gençlik odasında uyumuş olamazdı? Üzerine gözleri takıldı; pembe saten geceliğin yerine ayıcıklı pijama takımı vardı. Yerinden fırladı; geçmişteydi! Sevinçten ağlamaya başladı, olacak iş değildi. Nasıl olmuşsa olmuş, umurunda olmadı. Duvara asılı takvim yaprağına bakınca 1 Ekim 1990 sabahına uyandığını gördü. Bu bir mucizeydi; bu dualarının, dileklerinin karşılığıydı. Yaşadığı her şey aklında duruyor olsa da emin olmak istedi; saçını çekti, baldırını cimcikledi. Canı acıyordu. Ruhu mutluluktan acıyı hissetmiyor olsa da bu bir rüya değildi ve bugün o gündü: Asım’la randevulaştığı gün.