Hani Nerede?

Ümmügülsüm HASYILDIRIM

Öfke bazen kontrolsüzce gelir. Aniden bastıran ve ortalığı sular altında bırakan yaz yağmuru misali. Bendi alınmış sel gibi önünde ne varsa alır götürür. Zincir tutmayan kapılarda sükûnetin çığlığını davet addedip bulutları sağan rüzgâr, ne kadar kir pas varsa yıkayıp temizlemesi dileğim. O semadan sarkan su torbacıklarının zemine inip yanaklarını, nehirlerin sularına değdirecekmiş gibi yere yatması içimi ürpertmedi desem yalan olur.

Gönlüm gelgitlerde bu aralar. Saman alevi gibiyim. Bir kıvılcım bekliyor sanki. Darlanıyor, nefes alamıyorum. Geçip giden zaman mı bir daha gelmeyecek olması mı yüreğimi yakan. Kaybettiklerim mi bir daha elde edemeyeceklerim mi yakıyor. Aynı döngüde dönüp duruyor zihnim. Geçmiş yakıcı, gelecek muamma. Şu an ise içler acısı.

Gün oluyor koskoca yaz günü, fırtınalar seller esir alıyor hayatı, yer yerinden oynuyor; gün oluyor mevsim normallerinin üzerinde sıcaklar bunaltıyor. “İnsan eli değmese doğa kendi dengesini korur” der Rahmân süresi 7. ve 8. ayetlerde. Düşününce beynimde şimşekler çakıyor. Kullanılan ilaçlar, hormonlar, bilinçsizce atılan çöpler hem sağlığımızı hem doğamızı hem Allah’ın kanunlarını, nizam ve intizamını bozuyor. Aramızda bilmeyenimiz yok aslında. Yok ta herkes bana ne havasında.

Oysa “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığını ve iyiliği emredip kötülükten menetmeme (emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevini terk etme) illetini en net şekilde ortaya koyan topluluk Cumartesi Ashabı (Ashab-ı Sebt) kıssasıdır. ​(A’raf süresi 163 – 166) Bu kıssa, toplumsal duyarsızlığın ve “her koyun kendi bacağından asılır” diyerek köşesine çekilmenin bir toplumu nasıl felakete sürüklediğini gösteren en çarpıcı ibret vesikalarından biridir.

Bu minvalde ateş görmüş yağ gibi eriyen yüreğim, çaresizliğin iksirini içiyor yudum yudum. Canım İstanbul’u gezmek isteyen nefsimin, deniz kenarında leş gibi kokuşmuş sularına baktıkça balıkların feryadı çınlıyor kulaklarımda. Hiçbir şey yapamamanın ıstırabı sarıyor bedenimi. Gözünde iki damla yaş, dudakların mühürlü ayrılıyorsun kıyıdan.

Sonra sıcaklardan bunaldıkça hadi bir doğaya çıkıp nefes alayım diyorsun. Emek emek yeşillendirilip ağaçlandırılan, tuvaleti, mescidi, marketiyle her ihtiyacını görebileceğin nadide mekânlarda oksijenin tadına varmak istiyorsun. Ne var ki piknik alanında çöpten, naylon, pet şişe, plastik atıklardan adımını atacak yer bulamıyorsun. Rahatlamak, serinlemek için gittiğin doğa harikası yerden, hüznü elbise edip giymek zorunda kalıyorsun. Derken zaruri ihtiyaç için lavabolara gidiyorsun. Kâğıtlar parçalanıp çöpün yerine tuvaletin içine ve çevresine atılmış, işi biten su dökmemiş, sabunluklar kırık, çeşmeler açık bırakılmış… Boğazına bir yumru oturuyor, nefes alamıyorsun.

İşte böyle zamanlarda öfke kontrolsüzce geliyor. “Elime bir geçirsem” diye yanıp tutuşuyorsun. “Yarın tekrar geldiğinde bulmak istediklerini neden heba ediyorsun” diye haykırmak istiyorsun. Sonra âlemlerin Rabb’ine, Huzurullah’a dönüp utançtan ağlıyorsun. Temizlik imandan geliyorsa hani o iman nerde? Titizlik asaletteyse hani o asalet? Hijyen dediğimiz şey insanlar içinse hani o insanlar, hani nerede?

Related posts

Brownie

Sevmek Sevilmek

P4c İçin Literatür Ne Diyor? – P4c/5