Hayalim Okşasın Saçımı

Hayalim Okşasın Saçımı

İnci Parlak


Küsmeye yeni bir boyut getirip sevdaya küstüm, sevilmeye inancım kalmadı. Atmayı unutmuş kalbimi oyalamak için yoğun, yorucu ve aktif yaşıyorum. Çoğu zaman “Seni kim, niye sevsin? Herkesin işine yaradığın kadar varsın.” diye kendime kızıyorum. Kendimi sevdiğim zamanlardaysa “Sen bu kadar mükemmel olduğun için yalnızsın. Boşa dememişler; başarılı kadın, yalnız kadındır.” diye gurur konuşması yapıyorum. Bütün günün koşturması bitip yastığa başımı koyunca kalbimin sevgiye muhtaç can çekişmeleri, gerçeği yüzüme vuruyor. Nefesimi kesen hıçkırıklarım sessiz sessiz akıyor gözümden. Öylesine bir sarılmaya bile hasret olmak canımı acıtıyor. Kocam, ah kocam! Sevgisini göstermeyi bilmiyor; onun huyu bu, diye yıllarca kendimi kandırdığımı, benden başka herkese sevgi dağıttığını görünce öğrendim. Eve para getirmenin sevgi olduğunu sanan birine, onun zaten bizim rızkımız olduğunu ve kendisinin onu bize getirmek için seçilmiş biri olduğunu nasıl anlatacaksın? Tek çarem vardı, kadın olduğumu unutup sadece çocuklarım için yaşamak. Ben de öyle yaptım.
Etrafımda sevgiden şımaran kadınları görüyorum. Onlardan eksiğim ne, diye bakıyorum; fazlam var, eksiğim yok. Onlar tırnağı kırılsa yatak döşek yatarken ben kesilen parmağıma dikiş atıp işime devam ederek adımın hakkını veriyorum; NİLDA, zırhlı savaşçı kadın… Belki beni de prensesler gibi nazlayan olsaydı ben de diğerleri gibi olurdum. Sevildiği için şımarmak nasıl bir duygu, çok merak ediyorum. Sevilen kadın uzaktan bile fark edilirmiş. Nasıl oluyor? Yürürken havai fişekler mi patlıyor acaba? Ya da çok mu gülüyorlar? Ee! Benim de çok güzel güldüğümü, hatta ben gülünce onların içinin huzur dolduğunu söyleyenler var. Sadece bakmayı bilenler “Gülüşün gözlerindeki hüznü saklayamıyor.” der. Demek ki işin sırrı gözlerde, asıl mesele orada fişekleri patlatmak. İşimin en iyisi olarak yıldız olmalarına sebep olduğum insanların ışığı yeter bana.
Mesleğim gereği yüzlerce kitabı okudum, yazılarını düzenledim. Kadın yazarların çoğu, hep benzer acılardan bahsetmiş. Kimi şahit olduğunu yazmış kimi yaşadığını. Hep kadınlar acı çeker sanıyordum. Bir gün editörlüğünü yapmam için özel bir defter gönderdiler. Kitaplar bana hep PDF olarak gelirdi; bu defter çok ilgimi çekti. Yazar, bir kadına olan aşkını anlatan, rumuz kullanan biriydi. Kusursuz bir eser olmuş; uzun zamandır böyle etkileyici kelimeler okumamıştım.
Yazarıyla bir görüşme ayarlandı, ofise çağrıldı. Onunla tanışacağım anı beklerken küçük bir kız çocuğu gibi yerimde duramıyordum. Onun nasıl biri olduğunu hayal ediyorum, olmuyor; hiçbir kalıba sokamıyorum. Geçmek bilmeyen dakikaların ardından onun ofise giriş yaptığını bildirdiler. Kalbim bir çift avucun arasına sıkışmış serçe gibi çırpınmaya başladı. Bu ofise gelen ne ilk ne de son yazardı; yazdıklarının etkisinde kalmıştım ve bu hiç profesyonel değildi. Hemen tüm dünyaya karşı ördüğüm sert duvarlarımın arkasına sığındım, ciddiyetimle onu karşıladım. Adam, kapıdan geçerken dizlerini kırıp kafasını eğiyordu. “Devgillerden.” diye düşündüm. Bir yetmiş boyuma rağmen giydiğim platform ayakkabılarla bile “Hoş geldiniz.” derken yanında cüce gibi hissettim. Tokalaşırken gözlerimin içine bakıp gülüşü, tüm bedenimde alevlere sebep olurken onun elinin içinde kaybolan elim terlemeye başladı. Karşısındaki koltuğa oturmaya cesaretim olmadığı için masamın arkasına, yerime geçtim. Konuşurken onun kibar ve ilgili konuşması içimdeki küçük kız çocuğunun saçlarını okşuyordu. Fark etmeden omuzlarıma dökülen dalgalı saçlarımla oynarım diye korkmaya başlamıştım. İçten içe kendime kızıyordum. “Sen evlisin, çocukların var. Kendine gel. O sadece iş yaptığın yazarlardan biri. Böyle saçma sapan davranman hiç profesyonel değil, Nilda…” diye kendimle savaşırken sözleşme imzalandı. Kitap çıkana kadar daha çok görüşeceğimiz netleşmiş oldu.
Bütün akşam ondan gördüğüm ilginin etkisiyle sarhoş gibiydim. “Adamın normali bu, herkesle böyle muhabbet ediyordur. Ben neden üstüme aldım, hiç bilmiyorum.” Çocukları uyuttuktan sonra kocamın yanına gittim. Her zamanki gibi laptopunu açmış, kendi kendine film izliyordu. Aklımdakilerden kurtulmak için ona sarılmak istedim. Sevgisini hissedersem bu saçma düşünceden kurtulurum diye düşündüm. “Of! Nilda, yine derdin ne? Zaten bütün gün yoruluyorum. Evimde bir film keyfi yapamayacak mıyım?” diyerek beni ittirip kalkıp filmini izlemek için yatağa gitti. Salonda öylece kaldım. Ben yanlış bir şey yapmadım, bu sözleri hak etmedim ama artık onunla bunun tartışmasını yapacak hâlim yoktu. Kocamdan daha sevgi dolu battaniyemi aldım, açtım bir film. İlk on dakikasında uyuyup kaldım.
Günler sonra kitabın düzelti işlemleri bitince teknolojiyi kullanmak istemeyen bu değişik adamı yeniden ofise çağırdık. İlk güne göre heyecanım daha azdı, kendimi kontrol altına almıştım. Kontrollerini yapmak için birkaç gün ofise gelmek zorunda kaldı. Her gelişinde oturup uzun uzun konuşuyorduk, onunla geçirdiğim saatler hiç bitmesin istiyordum. Kitabın bütün işlemleri bitip basıma geçince içimi bir hüzün kapladı. Son gün geldiğinde bana dışarıda bir yerde oturmayı teklif etti. Masumca bir muhabbetin ne zararı olabilirdi? Kabul ettim. Günler, haftalar birbirini kovalarken ben yeniden kadın olduğumu hissetmeye başladım. Onun da bana bakışlarından anlıyordum bir şeyler olduğunu. Evli olduğum için ne bir şey diyebiliyordu ne de ben ileri gidebiliyordum. Masum bir arkadaşlık olarak düşünsek de kalbimiz farklı atıyordu. Akıl ve kalbin birbiriyle çatıştığı bir durumun içinde kalmıştık. Bir gün bana bir not gönderdi: “Saat ikide radyoyu aç.” yazıyordu. O saatte radyoyu açtım, istek parçalar saatiydi. Sunucu sıradaki parçayı anons ederken, “Okumam gereken bir not var: ‘Ne ben konuşabilirim ne de sen itiraf edebilirsin. Bizim yerimize bu şarkı konuşsun, Nilda…’” dedi. Adımı duyunca dondum kaldım. Tam o sırada şarkı başladı:
Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim
Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim
Köşeyi dönsem ölüm
Düz gitsem hayat
Gölgeler içindeyim
Sen imkânsızsın
Sensizlik imkânsız
Aşk imkânsız…
Sevildiğimi bilmek, benim için bir şeyler yapıldığını bilmek, gururumu okşuyordu. Ben de onun bu jestine karşılık aklıma geleni yazdım:
Ey ömrüme yasak, gönlüme yar olanım.
Sevdası tuzak, yokluğu zor olanım.
Biz imkânsız değiliz.
Bir gönlün beşinci mevsimiyiz,
Bir ömrün altıncı vaktiyiz,
Üç günlük dünyanın dördüncü günüyüz,
İmkânsız değiliz…
Notum ona ulaştı mı, hiç bilmiyorum. Bir daha onu ne gördüm ne de haber aldım. Bir anda ortadan kayboldu. Bir daha asla yaşayamayacağım bir hayal ile yaşamaya başladım. Hayalim saçlarımı okşuyordu. Bir daha hiç kimsenin beni etkilemesine izin vermedim.
Bazen varlığı, içimi bir bahar sabahı gibi ısıtıyor. Kalbimde çiçekler açıyor, dünya yumuşuyor, ben hafifliyorum. Ama bu anlar hep kısa sürüyor… Çoğu zaman içimde gri bir sonbahar başlıyor. Yine de kopamıyorum.
Çünkü o bahçeyi bir kez gördüm. Bir kere sevilmiştim… Bir kere iyi gelmişti, bir kere parlamıştım. Ve o “bir kere” bütün hayatımı esir aldı.

Related posts

Görsel NFT’ler Sanatın Değerini yükseltti mi?

Bezirgânbaşı Oyunu

Nisan 2026’da Öne Çıkan Konserler