SUDAN’LI ABLA’NIN HİKAYESİ.
SENE 1990
Güneş, ufukta yavaşça yükselirken köyün kuru toprağına altın rengi bir örtü seriliyordu. İnceden esen rüzgar, baobab ağacının dallarını hışırdatırken çilekeş Sudanlı kadınlar yavaş yavaş uyanmaya başlıyordu. Ardamata köyünde gün her zamanki tekdüzeliğiyle başlarken, kulübenin açık kapısından içeri süzülen ışıktan Abla’nın payına düşen kısmı göz kapaklarını açmasına engel oluyordu. Abla, yattığı yerde hafiften yana döndü. Biraz esnedi, biraz gerindi. Gözlerini kırpıştırarak araladı, günü kucaklamak mümkün olsa kollarıyla saracaktı ama sadece gülümsemekle yetindi. Bir gün öncesinin yorgunluğu sırtında ince bir sızı gibi kalmıştı ama ruhundaki dinginliğin yanında esamesi okunmazdı. Tarlalar sulanmayı, çocuklar doyurulmayı, keçiler sağılmayı bekliyordu. Yaşam, Afrika’nın bu fakir ülkesinde her gün hiç değişmeden yeniden yaşanıyordu. Abla yavaşça yatağından doğrulurken gece boyunca başından çıkartmayı unuttuğu kangadan örtüsünü elleriyle düzeltti, alnına yapışan teri sildi ve nihayet çıplak ayaklarını toprakla buluşturdu. O toprak, sabrın ve umudun sessizliğiydi. Ve o topraklar özgürlüğüne kavuşalı henüz 34 yıl olmuştu. Kocasının tek kelime etmeden çekip gidişi ise sadece bir yıl önceydi.
Dışarıya adım attığında, horoz sesleri dağlardan yankılanmaya başlamıştı bile. Güneş, onun zifiri tenini altın gibi parlatıyordu. Ve Abla, sessiz bir dua edercesine gökyüzüne bakarken güne başlamaya hazır olduğunu hissediyordu. İçeriye girdi, sandalyenin üzerine bir gün önce aceleyle fırlatıp bıraktığı ndopunu omuzuna sardı. Henüz uyanmış küçük kızı Ayyan’ı sırtına yerleştirdikten sonra, kan rengi toprağın üzerinde, çıplak ayaklarla toza toprağa karışarak suya gitmek için yola çıktı. Minik kız sallanmanın ritmine uyup, başının yana düşmesine bile aldırmadan uykusuna kaldığı yerden devam ediyordu. Ayyan’ı çepeçevre sarmalayan ndop kırmızı, yeşil, sarı desenlerle doluydu. Atalardan kalma desenler. Her biri, bir hikâye anlatırdı. Kırmızı cesaretti, hayattı. Yeşil doğa ve büyümek. Sarı bolluk demekti. Desenlerin diliyse çiftçilik, avcılık ve doğurganlığı konuşurdu.
Köyün en yakın kuyusu yürüyerek yarım saatten fazlaydı. Abla bunu her gün yapıyordu. Omzundaki yük sadece su bidonu değil, bir yaşamın yüküydü ve her adımda sanki daha da ağırlaşıyordu.
Kuyunun başında onlarca kadın vardı. Her biri aynı yorgunlukla ama aynı dirayetle oradaydı. Bazıları sessizdi, bazıları suyun dolmasını beklerken birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. Birinin çocuğu hastalanmış, bir diğeri okula gidememişti. Hayatın acımasızlığına karşın kahkahalarla gülüyorlardı. Çünkü bu topraklarda gülmenin, yaşamı inatla sevmek olduğunu biliyorlardı..
Abla’nın elleri, suyu taşımaktan nasır tutmuştu. Parmaklarının üzeri çatlamıştı, ama o, teninin değil kızının sağlığı için endişeliydi. Çünkü kolera, ishal, tifo Afrika’nın adeta kaderiydi.
Önce sırayı, sonra da ip gibi akan suyun dolmasını beklerken güneş öğleyi çoktan aşmıştı. Toprak, çıplak ayaklarını cehennem gibi yakıyordu. Abla evine dönerken, sırtında hem su dolu bidon, hem Ayyan vardı. Evi çamur ve kireçten yapılmış , çatısı sazlarla çatılmış küçük bir kulübeydi. O küçüklük, içeride yaşanan sevgiyle dağ gibi büyüyordu. Tencerede mısır lapası kaynıyor, dışarıda üç büyük çocuk bezlerden yapılmış topa çıplak ayaklarıyla vuruyordu.
Abla, içlerinden en büyüğünün dizini kontrol etti. Birkaç gün önce düşmüş, yaralanmıştı. Başka annelerin öperek iyileştirdiği yaralar burada o romantizmle geçmiyordu. Bir an durdu. Gözleri doldu. Çünkü burada anne olmak, bir yaranın iltihap kapmaması için dua etmekti. İlaç yoktu. Doktor haftada bir geliyordu, bazen hiç gelmiyordu.
Gün batarken, Abla çocukları topladı. Onlara gece hikâyesini anlatacaktı. Her gece aynı taşın üzerinde oturur, gökyüzüne bakar, derin bir iç geçirdikten sonra başlardı: “Bir zamanlar köyün birinde Rachbakoane adında bir adam…” Çocuklar sessizleşirdi. Çünkü anneleri anlatırken, dünya dinlenirdi. Ve mutlaka her masal mutlu biterdi.
O gece Ayyan, uzun süre uyumadı. Diş çıkarıyordu. ateşi vardı. Abla, alnına soğuk bez koydu, dualar mırıldandı. Battaniyeyi düzeltti. Uyumadı. Çünkü anne olmak, dünyanın neresinde olursa olsun uykusuzluğu seçmekti. Kulübenin dışında binlerce yıldız vardı. Gökyüzü, sonsuz bir örtü gibi Afrika’nın üzerine serilmişti. Abla, o yıldızların altında yüreğinden dökülen sözlerle yavrusuna güven aşılıyordu ninni niyetine.
“Kızım, sen büyüyeceksin. Sakın şunu unutma. Annen, hep seninle olacak.”
Zaman ağır da olsa geçiyordu. Ayyan okul çağlarına gelmişti. Yıllarca hayalini kurduğu köy okulunun çamurla sıvanmış duvarlarından güneşin ilk ışıkları sızıyordu. O küçük bina, zamanında kilise olarak yapılmış, sonradan bahçesinde eklenen kırık bir salıncak, paslı bir bayrak direğiyle içerisinden cıvıl cıvıl seslerin geldiği bir eğitim yuvası olmuştu… Ama Ayyan için burası ulaşılması imkansız bir hayalin gerçeğe evrilmiş haliydi. Çünkü okul ücretsiz değildi. Kayıt parası, üniforma, defter… Bunlar, Abla’nın hayatında hep bir sonraki mevsimin hasadından alacağı parayla gerçekleştireceği süreçti.
Abla ertesi sabah, mısır tarlasındaydı. Ellerini dikenli otlardan korumak için çaputlarla sarmıştı. Sırtından sızan ter, üzerindeki kumaşı tenine yapıştırırken, yan tarladan bir ses duydu: “Çocukların öğretmeni bugün de gelmemiş.” Kadının bu sözü üzerine gülmeye başladılar nedensiz. Alışagelmişlerdi besbelli.
Abla birden hırsla doğruldu.
“Kızım okula gidecek. Öğretmen yoksa, biz öğretiriz. Defteri yoksa, mutlaka buluruz. ”
Kadınlar birden sustu. Çünkü onu tanıyorlardı. O sustuğunda, sabrederdi. Konuştuğunda ise, sabır bitmişti. Bir sonraki gün, en büyük Pazar kurulacaktı en yakın köyde. Abla, yıllardır ilk kez kendi yaptığı sabunları satmak için tezgâh açtı. Evi, geceler boyunca sabun kokmuştu. Kül, odun külü, limonotu yağı, ezilmiş aloe… Şişelere doldurdu, elleri çatladı, gözleri yandı ama asla vazgeçmedi.
Bir kadın yaklaştı:
“Bu sabunlar iyi ama senin kızın okula mı gidecek?” diye sordu çocukların okutulmasını istemeyen yaşlı kadın.
Abla durdu. Sinirlenmişti ama belli edip müşteriyi kaçırmak istemiyordu.
“Benim kızım yalnız değil artık. Onunla birlikte sekiz çocuk daha var. Hepsini okutacağız.” Demeyi de ihmal etmedi. O gün iyi de para kazandı. Artık planlı ilerlemesi gerekiyordu ve yılda sadece iki kez toplanan köyün yaşlılarından oluşan erkeklerin yönettiği meclisi toplayıp konuşmak için söz istedi. Bu ilk kez oluyordu. İlk kez bir kadın konuşuyordu. Abla…
Elindeki rengi solmuş çok eski bir defteri gösterdi. İçinde, köydeki her çocuğun ismi, yaşı, annesinin adı yazılıydı. Erkeklerin hiçbirinden kendisini ciddiyetle dinleyeceğine dair bir enerji alamadığı gibi, gelecek tepkileri karşılayabilmek için hızlıca beyin fırtınası yapmaya başlamıştı. Hiç tereddüt etmeden, kendinden emin ve karşısındakini etkileyecek güçlü tonlamayla; “Bu çocuklar, siz izin vermeseniz bile okuyacak. Ama ben sizden yol istiyorum. Toprak değil. Yol. Okula çıkan yol. Ve küçük bir gölgelik. Yağmur yağınca sığınabilecekleri bir yer.” Önce birkaç çatlak ses çıksa da Ayyan hepsini susturmayı başarmıştı. Çünkü herkes yapabileceklerinin sınırı olmadığına artık ikna olmuştu. Yine de bu mücadeleci kadın aylar süren gidip gelmeleri sonucunda okul bahçesindeki gölgeliği yaptırabildi. Kadının adının olmadığı, insandan sayılmadığı yerde büyük başarıydı. Ayyan, annesinin çuvaldan diktiği eteğiyle ilk kez sıraya oturduğunda, Abla ağlamamak için kendini zor tuttu. Kendisiyle ve kızıyla gurur duyuyordu. Arkasını döndü, yola devam etti. Yapılacak çok iş vardı. Öğretmen istemek için mektup yazacak, Bir radyo programında okulun adını duyuracak, bir gazeteciyi davet edecekti. Zamanla her şey yoluna girecekti. Bir süre sonra okulun girişine bir taş yerleştirdi Ayyan’ın abisi.. Üzerinde kömürle çizilmiş kelimeler vardı, çok az kişi okuyabiliyordu:
“Yeryüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Bu okul, bir annenin kararlı yürüyüşüyle açıldı.” Ve altında, tek bir isim yazıyordu, Abla.
Yıllar geçmişti. Toprak hâlâ sıcak, güneş hâlâ yakıcıydı ama köy artık eski köy değildi.
Her çocuk okula gidiyordu. O çamurla sıvanmış tek sınıflık bina, yıllar içinde çökmüş; yerine rüzgârda bayrağı dalgalanan, üç sınıflı küçük bir okul yapılmıştı. Kapısında gülümseyerek duran kadın, Abla’nın kızı Ayyan’dı. Omzunda defter değil, bu unutulmuş köyde doğmuş çocukların eğitim yükü vardı. Başında örme siyah saçları, kulaklarında bronz halka küpeler. Yüzünde, annesinin yıllar önceki sabrı ve inadının yansıması.
Ayyan, eğitimini almak için şehre gitmişti. Her gün kilometrelerce yürüyerek, burs arayarak, geceleri mum ışığında çalışarak üniversiteye girmişti. O gün, köyde herkes sevinçten ağlamıştı. Bir tek Abla hariç. O ağlamakla gülmek arası bir yerdeydi.
Üniversite zorluklarla da olsa bittiğinde vedalaşırken şunları söyledi arkadaşlarına Ayyan : “Şehirde öğretmen olamam. Ben köyümün fısıltılarını duyabiliyorum hala. Beni çağırıyorlar. Gitmeliyim. Annemin açtığı yolda onun birkaç adım önüne geçmeliyim. Çünkü ben onun hayaliyim.”
Köye geldiği ilk sabah, Ayyan yanında getirdiği küçük tabelayı elleriyle astı okulun kapısına. Vakit kaybetmek istemiyordu, harcanmış onca yılın acısını çıkartmak istercesine. Tabelada “Abla İlkokulu – Bir annenin düşüyle kuruldu.” yazıyordu. İlk dersine annesini de davet etmişti. En ön sıraya oturttu. Gözleri yaşlıydı ama Ayyan’ın yüzüne baktığında bir çocuk gibi gülümsedi annesi. Kızının sınıfındaki ilk derse kulak verdi:
“Bugün alfabenin ilk harfi: A.
A, Abla demek.
A, anne demek.
A, Afrika demek.
Abla gözlerinden sicim gibi akan yaşı artık durduramıyordu. Çıplak ayaklarıyla çıktığı bu yolda kızlar artık omuzlarında su bidonları değil, kitaplar taşıyorlardı. O bir kıvılcım çakmıştı. Şimdi bu kıpkırmızı topraklarda kocaman bir ateş yanıyordu. Tozlu yollar artık umutla geleceğe açılıyordu.
AMERİKALI ELENA’NIN HİKAYESİ
YIL 2013
Elena, sabahları kahvesini termosuna doldururken hep sessiz hareket etmek zorunda olduğunu hissederdi. Gözleri, New York’un yukarıdan görülen beton manzarasına alışmıştı artık. Nefesin bile zor alındığı bu şehirde doğmuş, robotik yaşama adapte olmuştu. Ruhunu, sabahın ilk çığlığıyla uyanan oğlunun odasında bırakıp çıkarken, salonda bakıcı kadınla karşılaşıp ‘günaydın’laştıktan sonra hızlı adımlarla asansöre doğru yürüdü. Küçücük zamanlara sığdırdığı anneliğini sorguladı aracına binerken. Fazla düşünmeye zaman kalmıyordu bu koca şehirde. Sabah trafiği adeta bir savaştı. Büyük şehirde yaşamanın zorlukları her şekilde yük olarak biniyordu insanın omuzlarına. Kırmızı ışıkta tekrar “Ben oğluma yetiyor muyum?” sorusu kurcalamaya başladı beynini. O, bu keşmekeş içerisinde akan hayatın ritmine kendini kaptırırken, çocuğunun ilk dişini, ilk adımlarını hep kaçırmıştı. Bakıcı kadın onu giydirip hazırladıktan sonra birkaç sokak ötedeki yuvaya bırakıyordu. Yine öyle bir gündü kendini acımasızca sorguladığı. Nasılsa bir süre sonra dosyalara gömülecek, hayata karışacaktı. Birkaç fincan kahve, öğle yemeği, toplantılar, yazışmalar. Aynı şirkette İnsan Kaynakları departmanında nerdeyse on yıldır çalışıyordu. Birkaç yıl süren evliliğini sona erdiren ihanetti. Anlaşarak ayrıldılar. Sonsuz sandıkları aşklarının tek meyvesini olgunlaştırmak da Elena’ya düştü. Hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın çocuk annenin payına yazılmış en kutsal emanetti.
Ofis binasının 38. katında, cam tavanlı bir toplantı salonunda 10 erkek ve 2 kadındılar. Elena “Çalışan annelerin motivasyonu ” konulu sunum yaptı o gün. Nasıl da rast geliyordu böyle. Kendi oğlunu 10 saat göremediği halde, annelik hakkında konuşuyordu. İçi acıdı. Yine bir virüs gibi sardı tüm benliğini, eksik hissettiği o duygu. Üstelik oğlu da sabah çıkarken “Biraz beraber oynayalım mı? diye sormuştu. Mesai saatinin bittiğinde aceleyle çantasına telefonunu koyup, fermuarını çekerken, parkta biraz zaman geçirmeyi planlıyordu Leo’yla. Aracını otoparktan çıkarıp ana caddeye çıktığında değişmeyen sıkışıklık , günün yorgunluğuyla birleşince bir küfür olarak döküldü dudaklarından bilinçsizce. Kendine kızdı Elena bir çocuk yetiştirdiğini düşünerek. O artık büyüyordu ve her sözüne, davranışına dikkat etmek zorundaydı.
Oğlunu okuldan aldı. Evlerine en yakın parka geldiler. Leo anında kendine arkadaş bulmuş, annesi de laptopunu açmış ertesi günün yoğunluğunu azaltmaya çalışıyordu bir bankın üzerinde. Havanın aydınlığını yitirmesi , eve gitme vaktinin geldiğini haber veriyordu.
Birbirlerine günlerinin nasıl geçtiğini anlatarak başladıkları her yemek sohbeti Elena’ya gelen telefonlarla yarım kalıyordu. Ve Leo her defasında içerisindeki coşkuyla anlatma hevesini yitiriyordu. Tek ortak zamanları bile başkaları tarafından hunharca katlediliyordu. Zaten bir iki saat sonra da kendi dünyalarına çekilip uykuya geçiyorlardı. Leo gitgide hırçınlaşıyordu. Annesi de bunun farkındaydı ama sağlıklı bir iletişim kuramıyordu. Uzattığı el havada kalıyor, anlam veremediği tepkilerle karşılaşıyordu.
Elena oğlunun çantasının rutin kontrolünü yaparken bir not buldu o akşam. Öğretmeni yazmıştı. “Oğlunuz sizi çok özlüyor. Birlikte vakit geçirmeyi çok istiyor. Tabletle arkadaşlığına nokta koyup, dinlediği masalları sizin anlatmanızı istiyor.”
Bu not, Elena’nın bütün benliğini sarsmıştı. “Ben ona yetebiliyor muyum?” sorusunun yanıtıydı adeta. Hep ertelemişti. Yine ertelerdi. Bu yaz, bir sonraki bahar, önümüzdeki kış diyerek geçen yılların ardından bir gün eve döndüğünde, henüz onlu yaşlarının başında olan Leo’yu uyurken kameradan izlediği o son karede, elindeki bir kitap dikkatini çekti.
“Afrika’dan Hikâyeler”
Hemen odasına koştu , kitabı eline alıp sayfalarını çevirdi. Bir kadının çocuklar için nasıl okul kurduğunu anlatan resimli bir kitap. Gözyaşları sessizce düştü. Kendini tekrar sorgulamaya başladı. Çünkü hikâyedeki okulun adı, kendisini empati yapmaya adeta zorluyordu.
“Abla İlkokulu – Bir annenin düşüyle kuruldu.”
İşte o anda yaşamın acımasızlığı sert bir kaya gibi çarptı Elena’nın suratına. Kendisinin oğlu için düşlediği sadece hayatı idame ettirmekten öteye geçmiyordu.
Bir annenin cehennem sıcağında, çıplak ayakla, ter içinde kurduğu okul ve
başka bir annenin, ofis kliması altında, topuklu ayakkabılarla bastığı halılarda sözünü bile edemeyeceği anneliği. Birinde yoklukla savaş vardı. Ötekinde zamanla. Ama ikisinde de mücadele vardı. İkisinin de hedefi aynıydı. Çocuk, gelecek, sevgi, yetebilmek.
Ertesi gün, Elena işten bir saat erken çıktı. Oğlunu alıp eve geldi. Birlikte yedikleri yemekte telefonunu kapatmıştı Elena. Tatlı servisinden sonra masaya bir metal kutu koydu ve “Bu kutunun içine hayallerini çiz ve koy. Sen ve ben hayallerimizi bu kutuda biriktirelim.” dedi. Elena da tıpkı Abla gibi artık bir kıvılcım çakmaya çalışıyordu. Zor olacaktı, çok mücadele edecekti anlayıp anlaşılmak için ama bir yerden başlamalıydı. Gerekirse yardım alacak, oğlunun içindeki bu sahte nefreti kökünden söküp atacaktı. Kararlıydı. Çünkü anneliğin hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın, evladın geleceğine hükmettiğini de biliyordu.
O akşam oğlunu yatırdıktan sonra, bilgisayarının başına oturdu. Ekranında “Abla İlkokulu Destek Gönüllüleri” yazan bir bağlantıya tıkladı. Hikâyedeki okulun gerçek oluşu onu heyecanlandırdı. Ayyan çabalarıyla okula masa, kütüphane ve ders araç gereçleri kazandırmaya çalışıyordu. O an, hayatında ilk defa biri için “gerçekten” bir şey yaptı: Adını bile bilmediği çocuklar için tüm birikimi olan 500 doları yolladı.
Not kısmına sadece şu cümleyi yazdı: “Bir anneden başka bir anneye “.
Ertesi sabah ve daha sonraki sabahlar çalışma saatlerindeki yetkisini kullanarak, Leo’yu okula kendisi bırakmaya başladı. Birlikte daha fazla vakit geçirmeye özen gösteriyor ve ana-oğul birlikte tatil planlamalarını isteyen bir pedagogdan yardım alıyorlardı. Her şey yavaş yavaş da olsa rayına girmeye başlıyordu. Leo’nun öfke krizleri tam olarak bitmese de bu yolculuğun ona iyi gelebileceği umudunu içinde hiç söndürmüyordu Elena.
Altı ay sonra…
Uçak havaalanına indiğinde Leo, sıcaktan aşırı rahatsız olmuştu. Soğuk şehrin çocuğuydu o. Yol bir türlü bitmiyordu. İlk kez bu kadar uzun yolculuk yapıyordu. Sürekli annesine neyle karşılaşacağını sorup duruyordu, kan kırmızı topraklarda ilerlerken.
Ama okul kapısına geldiklerinde birden sustu. Gördükleri karşısında şaşkındı. Beton bir şehrin, gökyüzünü zor gören penceresinden gelip, çamurla sıvanmış duvarların arasından çıkan çocukları izliyordu. Kitapları yıpranmış ama gözleri parıl parıldı. Onları karşılamak için çıkmışlardı.
En önde saçları örgülü Lena, İngilizce olarak Leo’ya;
“Benim de bir annem var. O da seni bekliyordu.” dedi.
Ayyan ve Elena birbirlerini sanki yıllardır tanıyormuşçasına sımsıkı sarıldılar. Birinin minnet, diğerinin huzur duyduğu o sımsıcak kucaklaşmadan sonra “Siz benim annemin duasını duydunuz.” dedi Ayyan.
Lena ise Leo’yu gezdirmekle meşguldü. Ona Elena’nın ne kadar muhteşem bir kadın olduğunu, kilometrelerce uzaktan yardım çığlıklarını duyup yetiştiğini, üstelik bu yolculukta kendisine eşlik etmesi için sadece oğlunu seçmiş olmasının ne kadar mükemmel bir anne olduğunu gösterdiğini söylüyordu.
“Mükemmel bir anne, sadece oğlunu seçmiş olması” cümleleri Leo’nun içerisinde yankılandı durdu aralıksız. Üstelik bu yolculuk onun okuduğu kitaptan doğmuştu. Onun isteğiydi. O metal kutunun içerisine attığı kağıt parçasını görmüştü annesi. Onun için katlanmıştı bu uzun yolculuğa. Çünkü o kağıt parçasına “Bir annenin düşüyle kurulan o okulu keşke bir kez olsun görebilseydim” yazmıştı.
Koşarak sarıldı annesine. Artık biliyordu. Annesi bu dünyada en çok kendisini seviyordu.
Bahçedeki ağaç altına oturdular hep birlikte. Elena, oğlunu bir süre hayranlıkla izledikten sonra ne düşündüğünü sordu, konuyu değiştirmek, oğlunun rahat hissetmesini sağlamak için.
Leo; “Bir annenin hayalinin dünyanın bir diğer ucuna ulaşabilmesi mucize gibi bir şey olmalı. Okulların kitaplardan önce hayallerle kurulduğunu öğrendim bugün” dedi.
Ayyan ve Lena birkaç gün misafir ettiler uzaklardan gelen ana-oğulu. Yöresel yemeklerden tattırdılar. Okulun kütüphanesindeki eksiklikleri tesbit ettiler, birlikte birkaç güzel gün geçirdiler. Ve ayrılık zamanı geldi.
Anne-oğul iç huzuruyla ülkelerine döndükten üç gün sonra , okul kütüphanesinde bir kitap buldu Ayyan daha önce hiç görmediği.
İç kapağında Leo’nun, el yazısıyla şunlar yazılmıştı.
“Bir annenin düşüydü bu okul.
Bir annenin selamıyla büyüdü.”
Altında sadece şu iki imza vardı.
Abla & Elena
Ve “anne olmak hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın, bir çocuğun hayalini büyütmek” derken, iki anne de çocuklarına sıkı sıkı sarılıyorlardı birbirlerinden kilometrelerce uzaklarda.