Karanlık Bazen Sadece Karanlıktır…

Yazar Hamit Doğan

 

 

 

 

Karanlık bazen sadece karanlıktır.

Aydınlığa ihtiyaç duyanlar.

Yeteri kadar karanlıkta kalmamıştır.

Çok da kötü olmamalı

Bu kadar düşmüşken insan içine.

 

Çaresizlik miydi bilemedim.

Düşünmedim, sevmedim yaşadım gölgelerde.

Aydınlık karanlıklar damladı parmaklarımın ucundan.

Ayakkabılarım ıslandı.

Silmedim, utandım.

Öylece bekledim ölmeyi.

Ölmek miydi sonu bu işin?

 

Bahçelerde dolaşırdım

Kokularını içime çekerek.

Damlardı karanlık ayakuçlarıma.

Vazgeçerdim, tüm aydınlıklardan

Karanlıkta kalmak isterdim.

Zoraki değildir seçimim,

İsteye bile seçtim.

 

Karanlık bu kadar kötü olmamalı. Daha da karanlıktan geldiysen veya daha da karanlığa gideceksen… Dokuz yaşındayım. Evimizin kenarında ufak bir ağaçlık var. Okuldan gelip ödevlerimi bitirirsem, annem burada oynamama izin veriyor çok şükür. Üşüyorsun aslında. Çamur, kirlenecek demeden hep beyaz kıyafetler giyiyorum. Beyaza çalan pembe bir prenses elbiseyi ve ona eşlik eden fırfırlı eteği çok severim. Kendimi bunlarla her aynada gördüğümde, etrafımda mutlaka bir iki tur dönerim. Öyle güzel ki görseniz, siz de seversiniz. Hele o yok mu, hiç vazgeçmediğim topuklu pembe spor ayakkabılarım… Tacım ve saçlarım mı? Mutlaka tepede topuz yaparım. Benim prensesliğim karşısında babam kaşlarını çatar. “Kapat şu göbeğini! Bu yaşta bu ne makyaj isteği?” diye bana kızardı, dinlemezdim tabii. Ufacık bir demlik içinde hapsedilmiş tek boynuzlu bir konu vardı. Onu… Onu kim durdurabilirdi? Mavi evin mavi gölgesi vardı. Bazen bahçemizdeki armut ağacında lolipoplar büyürdü, affetmez yerdim. Dünyanın en güzel lezzetiydi. Kendi hayal dünyamda kocaman bir ülkem vardı. Mutluydum.

Kendi kendime… Arkadaşlarım geldiği zaman onlar da bana benzerdi. Hayaller kurardık. Her şeyi bir şeye benzetirdik. Bu güzel günler bir gün karardı. Babam ölmüştü. İş yerinden çıkmış, arabasını almaya gittiğinde, tam arabasına binmesine de bir adım varken bir araba çarpmış. “Olacakmış, görmemiş. ” diyorlar. O dağ gibi adam, ölmüş. Hayat… Çok ağladım, hâlâ da ağlarım. Çok, çok ağladım. Artık mavi evin mavi gölgesi yoktu, Atıştırmalıklarda kayboldu. Dünyam kararmaya başlamıştı. On bir, on iki yaşına gelmiştim, tam karanlıklar biraz biraz aydınlanacakken annem… Onu daha önceden de seven ve evlenmek isteyen fakat babamı seçtiği için başkasıyla evlenmeyen, kendi köyünden bir adamla evlendi. Adam, delice bir aşkla annemi seviyordu. Babamın hiç davranmadığı kadar güzel davranıyordu. O kadar güzel davranıyordu ki insanın bazen aklından “Babam ölmeseymiş, annem bu kadar mutlu olamazmış.” diye geçiyor. Ben mi? Ben, istenmeyen adamın da istemediği…

Mavi gölgeli atıştırmalıklar ülkesi galiba yıkıldı. Viran oldu. Çok kötü davranmıyordu annemin yeni kocası ama artık evin en değerlisi ben değildim. Annemle yer değiştirmiştik. Hediyeler, iltifatlar, sevgiler hepsi ona doğru gitmişti. Annem durumdan çok memnundu. Ben memnun değildim. Yavaş yavaş büyürken genç kız oldum. On altılarıma geldim. Belki bir gün ilgisi azalır anneme ve annem de beni düşünmeye başlar ya da yeni gelen kocası. Belki bana da bir iki güzel laf eder diye bekledim durdum. Kötü bir şeyler yoktu ama bir anda elimdeki bütün oyuncaklar alınmıştı. Biranda mutfakta kendi kahvaltımı hazırlarken buluyordum kendimi. Doğum günleri, aldığım yüksek notların takdir edilmeyişi ama kötü notlarda parmak sallanıp kızılmalar… Hepsiyle beraber kaybolmuştum. Yavaş yavaş görünmez oluyordum evin içinde. Tabii ki ben görmez oldukça… Hayatımdaki bütün renkler kaybolmaya başlamıştı. Sana anlattım… Siyah, gri, kahve renkleri… On dokuzuna girince beni istemeye birisi geldi. Oğlan benden yaşça büyük, yirmi yedisini görmüş. Üniversite okumuş, bir iş tutturmuş. Biraz uzun boylu. Boyuysa sanki benden bir iki santim kısa. Saçının arkası da bu yaşta az da olsa açılmış, dökülmeler başlamış.

Evlenmek için yaptıkları dünürcülük komik geldi. “Çocuğumuz büyüdü, yaşı da geldi, artık evlenmesi gerekiyor.” İyi bir kızla evlendirmek istiyorlardı. Yani benimle değil… Evlilik çağına gelmiş birini istiyorlardı. Hani o sebeple de ben seçilmişim. Okuduğumuz kitaplardaki aşklar nerede! Çok mutsuz oldum bu evde. Biliyorum artık bir şey olamayacağımı. Ya bu şekilde devam edecektim hayatıma ya da… Dayanamayıp ağzımdan ‘Üniversiteyi bitireyim, bakarız. İki senem var.’ diye bir direniş kaçırdım ağzımdan. Erkenci üzüldü, baktı bana. Oğlan da herkesten önce patladı “Söz takalım da beklerim. Ne olacak, iki seneden?”

Şimdi uyumlu tavrıyla beni tavlamıştı. Hâlâ gözüme çirkin geliyordu ama beni tavladı işte! Defolu mala alıcı bulmuş da hızlıca satmak ister gibi annemin kocası “Tamam o zaman, sözlenip bekleyelim.” dedi. Annem bir şey diyecek oldu. Göz göze geldiler. Sustu. Önündeki kahvesini iç güveyinden hallice eline aldı. Tabağıyla beraber kaldırıp sessizce kenara koydu. Bana kimse tekrar bakıp da beni sormadı. Büyük bir sessizlik…

“Ayrıldıktan sonra konuşuruz. Hadi kızım, sen bir kahve yap.” dedi annemin kocası. Kahveler içildi. Komik olmayan şakalar yapıldı. Herkes güldü. Ben de güldüm. Kısa süreliğine de olsa tekrar “O ben” olmuştum. O da hoşuma gitmedi değil yani. Keşke birkaç kere daha istenseydim. Hemen “Evet.” demeseydi. Tadını çıkarsaydım. Ne oldu? Okul bitti. Evlendim, beni oturduğum evden biraz daha küçük bir eve çıkaran çok da sevmediğim kocamla… Kötü geceler geçiriyordum ayda bir iki kere. Kendi odam var.  Kendi televizyonum. Kendi evim. Bir kocam, bir ben en azından… Çok âşık olmasa da bana gelmeden önce sevdiğim peyniri alıyor. “Başka bir şey ister misin?” diye soruyor bana. Ya da ehliyet almam için teşvik ediyor beni sürekli. O da bana deli gibi âşık değil. Ama biz bu evlilik oyununu öyle oynuyoruz. Koyu karanlıklardan beyaza… Karanlıklar biraz geçmiş olsun… Tamam, göreceğiz alıştığım bu karanlıklar, aydınlığa mı dönecek? Bir çocuk mesela… Kapıları açar mı günün tam orta yerinde? Kimin karanlığının gerisinden güneşe değer gözlerim? Kusura bakma. Dayanamıyorum güneşe, karanlıktan karanlığa koşarken. Bu kadarını beklemek de hakkımdır herhalde. Yoksa… Olsa da…  Ya da… Babası ölmüş bir prenses yaşamak nihayetinde… Bu, öyle manasız ve saçma değil. Sevdiği kadar yaşamak. Sevildiği kadar yaşamak. Hatırlandığı kadar ölmemek…

Related posts

Klasikleşmiş Bir Roman: Yaprak Dökümü – Reşat Nuri Güntekin

Rüzgârın Gözyaşı

Aynadaki Yabancı ve Sessiz Vedalar 2. Bölüm