Kırık Kemiklerden Kurulan Bir Kale: Bülent Akyürek ve Kelimelerle Direniş
Tıbbın “Yaşamaz” dediği bir çocukluktan Türk edebiyatının en sarsıcı, en “Eyvallahsız” kalemlerinden birine dönüşen Bülent Akyürek, ardında sadece kitaplar değil bir derviş sabrı ve bir savaşçı öfkesi bıraktı. Edebiyat dünyası bazen sadece kelimelerden değil bizzat etten, kemikten ve acıdan süzülen bir yaşamdan ibarettir. Bülent Akyürek’in hikâyesi tam olarak buydu. Henüz ilk çocukluk yıllarında dünyada nadir görülen Gaucher hastalığıyla mühürlenen bir ömür doktorların; “3 yıl, 7 yıl, bilemedin 12 yıl” diyerek takvim yapraklarını kısıtladığı bir genç adamın, o takvimleri nasıl paramparça ettiğinin hikâyesidir bu.
Duvarın Ötesini Gören Gözler
O, ölümü ezelden tanıyanlardandı. 17 yaşında bir delikanlıyken dönemin usta gazetecilerinden birine gidip “Yazar olmak istiyorum” dediğinde, kendisine verilen boş kâğıt ve “Şu duvara bak ve bana onu anlat” denilen o an, hayatının özeti gibiydi. Yıllar sonra hastalığı nedeniyle felç kalıp gerçekten bir duvara bakmaya mahkûm olduğunda o duvarda sadece beton değil sonsuz bir evren gördü. Binlerce kitap okuyarak bedenin hapsolduğu o odadan ruhunu kelimelerle tahliye etti.
Bir “Ümit Yorgunu”nun Anatomisi
Bülent Akyürek denince akla gelen en sarsıcı kavram kuşkusuz “Ümit yorgunluğudur.’’ Katıldığı son televizyon programlarından birinde, “Ümit edip yıkılmaktan yoruldum” derken aslında modern dünyanın üzerimize yıktığı “Sahte iyimserlik” yükünü üzerinden atıyordu. Kemikleri durup dururken kırılacak kadar hassastı ancak kalemi zalimin yüzüne çarpacak kadar sert…”Güne kazanmak ya da kaybetmek değil, helal ya da haram olarak başlamalıyız.” Bu cümle, onun hayat felsefesinin mihenk taşıydı. 30 yıllık kahverengi montu, koltuk değnekleri ve üniversite yurtlarında öğrencilerle sabahladığı o uzun geceler, onu kapitalizmin pırıltılı sahnelerinden ayırıp bir halk kahramanına dönüştürdü. O, lüks otellerin konforunu değil gençlerin samimiyetini seçen bir “Modern zaman dervişiydi.’’
“Satılık Adam” ve Büyük Boşluk
25 yıl boyunca nakış gibi işlediği, “Her cümlesi sanki asılacakmışsın gibi yazıldı.” dediği başyapıtı “Satılık Adam” onun edebiyat tarihimize bıraktığı en yüksek çıtalardan biridir. O, sadece bir roman yazmadı; bir insanın yok olurken nasıl var olabileceğinin, yokluğun varlıktan nasıl daha büyük olabileceğinin dersini verdi. Son yıllarında Lösemi ile mücadele ederken akciğerlerinde biriken litrelerce suya rağmen oksijen maskesinin ardında yazmaya devam etmesi insanüstü bir gayretin ürünüydü. O, nefesi tükenirken bile cümlesi tükenmeyenlerdendi.
Bir Kelime Kalmalı Geriye: “Güzel Adam”
Onun için en büyük ödül, anlaşılamamış olmanın verdiği o asil kederdi. Belki de bu yüzden, “İnsan gider, söz biter, iz kalır” düsturuyla yaşadı. Vefatının ardından dökülen on binlerce mesajın tek bir ortak noktası vardı: Mertlik. Bülent Akyürek, sadece bir yazar değil; sahte başarı öykülerine karşı bir başkaldırı, acıyla harmanlanmış bir bilgelikti. Bugün bizler, onun “Büyük adamlar büyük boşluklar bırakır” dediği o boşluğun içindeyiz. Ancak biliyoruz ki hayat bir ömre sığmadığında mutlaka ölüme taşar ve kelimeler üzerinden sonsuzluğa ulaşır.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.