Kızıl Rüzgâr

kızıl rüzgar

Yazar: Kazım Yurdadöner

Gece, Büyük Ovaların üzerine ağır bir battaniye gibi çökmüştü. Ateş böceklerinin bile parlamaya cesaret edemediği bu karanlık gecede, yalnızca rüzgârın uğultusu duyuluyordu. O uğultu, sanki gökyüzünün acı bir hikâye fısıltısıydı.

Kabilenin genç savaşçısı Kızıl Rüzgâr, o gece uyuyamadı. İçini sıkıştıran bir his vardı; toprağın acısı, hayvanların korkusu, rüzgârın taşıdığı kırık bir şarkı… Sanki doğanın bütün ruhları bir ağıt yakıyordu.

Sabaha karşı kötü haber ulaştı:
Kızıl Rüzgâr’ın hem akıl hocası hem de ona gerçek aile sıcaklığını veren Kurt Pençesi, kutsal orman sınırında ölü bulunmuştu. Toprağa yüzüstü düşmüş, elleri ağaçlara doğru uzanmış hâlde…
Adeta ormanı korumaya çalışırken son nefesini vermiş gibiydi.

Kızıl Rüzgâr dizleri üzerine çöktü.
O kadar çok şeyi kaybetmişti ki…
Ama bu ölüm bir başkaydı.
Hem öğretmenini hem babası gibi gördüğü kişiyi hem de kabilenin ruhunu yitirmişti.

Büyük Baykuş sessizce yanına yaklaşarak fısıldadı:
“Orman çağırıyor. Bu ölüm, yalnızca bir başlangıç.”

Kızıl Rüzgâr, Kurt Pençesi’nin izlerini takip ederek ormanın en derin noktalarına girdi. Geçtiği her yerde kırılmış dallar, kaçan geyikler, açlıktan inleyen kurtlar vardı. Orman artık şarkı söylemiyor, çığlık atıyordu.

Ve sonunda dev gürgen ağacını — Köklü Ana Ağaç’ı — gördü. Bir zamanlar göğe uzanan dalları şimdi kargalar gibi simsiyah, toprağı gölgeleyen yaprakları cansızdı. Gövdesine derin bir yara açılmıştı, sanki ormanın kalbine hançer saplanmıştı.

Ana Ağaç’ın köklerinden bir fısıltı yükseldi: “Bizi uyaran oydu… Sizi korumak isterken düştü…”

Kızıl Rüzgâr’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kurt Pençesi’nin ruhu hâlâ bu köklerin arasında yankılanıyordu.

Kamp alanına yaklaştığında yabancı avcıların kahkahaları ormanın sessizliğini lime lime ediyordu. Ateşleri gereğinden fazla büyüktü; sanki bir şeyleri yakmak, bir şeyleri yok etmek için yanıyordu.

Çalılıkların arasından onları izlerken aniden gözleri bir şeye takıldı.

Kurt Pençesi’nin kolyesi.
Bir avcının boynunda sallanıyordu.
Kurt dişinden yapılma, kabileye özgü bir kolye…
Ustası onu öldürmüşlerdi. Hem de acımasızca.

O an Kızıl Rüzgâr’ın kalbi kırıldı.
Sessizce ayağa kalktı, rüzgâr yüzüne vuran gözyaşlarını kurutamadı.

 

Genç savaşçı yayını eline aldı. Avcıların etrafında dolaşan gölgeler, rüzgârın taşıdığı sesle birlikte titremeye başladı. Ama Kızıl Rüzgâr ok atmadı. Çünkü vurup öldürmek acıyı geri getirmezdi.

Onun yerine, Kurt Pençesi’nin ona öğrettiği en eski, en hüzünlü şarkıyı söylemeye başladı. Bu, kabilede sadece bir kez, bir ruh göç ettiğinde söylenen şarkıydı.

Şarkının içindeydi:

Yitirilenlerin acısı,
Toprağın çığlığı,
Göğün kırık nefesi,
Ve kalanların yalnızlığı…

Rüzgâr yükseldi.
Ateş kıvılcımlarını göğe savurdu.
Avcılar irkilip şarkının geldiği yeri aradılar.
Ama şarkı ormanın dört bir yanından geliyordu.

Köklü Ana Ağaç’ın dalları gıcırdadı.
Toprak titredi.
Sanki ormanın tüm ruhları Kızıl Rüzgâr’la birlikte ağıt yakıyordu.

Avcılar korkuyla kampı terk etti, bıraktıkları izler bile titreyen toprak tarafından silindi.

Kızıl Rüzgâr, Kurt Pençesi’nin kolyesini bulup eline aldığında dizlerinin bağı çözüldü. Onu göğe kaldırdı.

“Kayıplarımızı koruyamadım ama kalanları koruyacağım,” dedi.
Sesi titremiyordu artık.
Gözlerinde kayıp bir çocuğun değil, acıyla güçlenmiş bir savaşçının ateşi vardı.

Köklü Ana Ağaç hafif bir ışık yaydı.
Sanki orman da ona yemin ediyor, acısını paylaşıyordu.

Kızıl Rüzgâr, o gece kabileye döndüğünde artık başka biriydi.

Bir evladı öksüz,
Bir doğa âşığı kırık,
Ama bir halkı ayakta tutmaya yeminliydi.

Büyük Baykuş ona baktı ve titrek bir sesle söyledi:

“Rüzgârın adı artık boşlukta değil…
Sen, kırık bir ruhun ağıdını taşıyan savaşçısın.
Yolun zor olacak.”

Kızıl Rüzgâr başını eğdi:

“Zordu, ama artık benim.’’

 

Editör:Çağlar Didman

Related posts

İçimdeki Ses…

Sorunu Konuşmak Yerine Çözüme Odaklanmak

Aynadaki Yabancı ve Sessiz Vedalar 1. Bölüm