Pazar sabahının ayazı, sekiz yaşındaki Serdar’ın çıplak ayaklarını ısırıyor. Kasaba meydanına inen kağnıların gıcırtısı sadece tekerleklerin sesi değil, Serdar’ın hayalleri. “Ben de gideceğim!” diyor. Gözleri çakmak çakmak. Dayısının elindeki kamçı havayı yarıyor; ardından o iri, nasırlı elini küçücük bedenin ensesine yapıştırıyordu. O an kağnının gıcırtısı bir çığlığa dönüştü. Serdar, tekerleğin altında toprağa gömülürken şakağındaki o keskin sızı yerini derin, sessiz bir uçuruma bıraktı. Yüreğindeki heyecan balon gibi sönmüş, gözleri sağanak yağmurlara dönmüştü. Hiç oyun, arkadaş girmeyen hayatına renk gelsin istemişti. Kim bilir belki bir şeker alabilme hayali onun için hayat çıkmazında ara sokak; o çocuk, sadece hayatta kalmak istiyordu.
Yüreğindeki heyecanın boğazına yumruk olduğu o günlerden sonra okullar açılmıştı. Sınıfın içi tebeşir tozu ve defter kitap kokuyordu. Öğretmen, temizlik kontrolü yaparken Serdar’ın sırasına geldi. Eski mendilinin üzerinde elleri simsiyahtı. Adını anarken hâlâ öfkeden deliye döndüğü öğretmeni elini havaya kaldırdı. “Bu ne!” diye gürlerken sesi tahta sıralarda yankılanıyordu. “Sana bu eller yarına kadar temizlenecek demedim mi?” Jiletin metalik parıltısı güneş ışığını kırıp Serdar’ın gözünde parlıyor. Ellerinin çalışmaktan çatlayan ve kanayan yaralarına, annesinin evde bulabildiği tek ilacı çam reçinesinin bıraktığı o karalıkları jiletle kazıdıkça derisi kanıyor, onun canı yanıyordu. Çocuklar sus pus. Serdar, soyulan ellerine bakarken içindeki o çocuk sesini susturuyor, ağlamıyordu. Gözyaşlarını her zamanki gibi içine akıtıyordu.
Sabah namazı ezanı okunurken o çoktan dağda oluyordu. Eşeğin sırtında çam budakları, soğuk ciğerine bıçak gibi saplanıyordu. Okulda teneffüs zili çaldığında yetişiyor, herkes teneffüslerde oyun oynarken o elinde simit tablasıyla koşuyor, satış yapıp eve ekmek kazanmaya çalışıyordu. Mecburdu. Sekiz yaşında babası vefat edince altı çocukla parasız pulsuz kalakalmışlardı. Okul çıkışında inşaatta kum eleyen, tuz öğüten o küçük ellerin sahibi Serdar. Kardeşi Vedat’ın felçli bacakları, odanın içinde bir sessizlik abidesi gibi dururken Serdar’ın getirdiği bisküvi paketi, evin içindeki tek bayram sevinciydi.
Yıllar, bir dondurma makinesinin kolunu çevirir gibi yavaş ve yorucu geçiyordu. Şehre iş bakmaya giden fakat o pastaneciyle konuştuğu an gözlerinde dondurmadan çok, ilk kez hayatın bir “karar” olduğunu fark etmenin ateşi yanıyordu. Köyüne döndüğündeki o küçük dükkân… Kasabaya giren o ilk yaş pasta kutusu, insanların meraklı bakışları…
Serdar, o tezgâhın arkasında artık bir esnaf değil, hayatın haksızlığına karşı bir anıt dikiyordu. Dondurma zinciri büyüyor, kasabanın tozlu yolları asfaltla kaplanıyor ama Serdar’ın zihnindeki o inşaat tozu asla silinmiyordu.
Ve Leyla.
Leyla, her gün Serdar’ın pastanesinden aldığı ekmeği dışarıdan gösterip geçerken, Serdar’ın pastanenin camından bakışları ona kilitleniyordu. Leyla’nın omuzlarında, Serdar’ın sahip olamadığı o kütüphane tozları var. Okuma arzusu, kızın gözlerinde bir şimşek gibi çakıyordu. Hayal ediyordu birlikte olmayı ama imkânsızdı.
Kader Leyla’yı Serdar’a nasip edince olmazlar olmuş, gözyaşları içinde nişanlar kurulmuş, düğün hazırlıkları başlamıştı. Aslında annesi de Serdar da biliyordu Leyla’nın okumak istediğini. Fakat onun annesi de olur verince dayaklar eşliğinde okuldan alınan Leyla’nın düğünü kuruldu. Serdar, karşısında oturan kadının gözlerine bakıyor, o gözlerdeki uçsuz bucaksız okuma aşkını görüyor ama onu kaybetme korkusunu yenemiyordu.
Serdar, tezgâhın başında, kasabanın en iyi dondurmasını çevre köylere ve illere ulaştırırken aslında kendine paradan bir zırh örüyordu. İçinde, tekerleğin altında bıraktığı o sekiz yaşındaki çocuk, hâlâ o kırık bisküvinin hayaliyle, kasabanın tek bir kitabını bile açamamış olmanın acısıyla, dondurma makinesinin o buz gibi metaline tutunup hıçkırıyordu. Ne yazık ki içindeki sevdaya söz geçirmek imkânsızdı.
Gün geldi, düğün kuruldu. Serdar heyecandan yerinde duramazken hayalleri bohçalanıp çeyiz sandığına koyulan Leyla, içtiği bir şişe hapın etkisiyle bir daha uyanmamak üzere mışıl mışıl uykuya dalmıştı.