Sen ey okur, şu an “Mutluluk: Stokta Yok” adlı öykümü okumak üzeresin. Arkana yaslan, derin bir soluk al; dünyaya ait hangi düşüncen varsa hepsinden sıyrıl. En huzurlu, en aydınlık köşene geç. Bazı öyküler loş ışığı sever, bazılarıysa bol ışıklı ortamı. Oturduğun yer fazla rahat olmasın, biraz konforsuz olanını tercih et. Okurken sessizlik ve yalnızlık altın kuraldır. Sakın unutma. Artık geriye bu öyküyü su gibi içmek kalıyor ki teknik olarak bu alt yapının temelleri var sende. Yaslan arkana… Başlıyoruz.
Öykü, kategorize edilmiş alanlarda; taze vernikle deri kokusunun birbirine karıştığı, ayak seslerinin yumuşak halılarda boğulup derinden huzurlu piyano melodilerinin geldiği katlarda, duvara yaslanmış dolaplar, vitrinler, rengarenk objeler ve ortalığa saçılmış bolca kataloğun bulunduğu, her şeyin birbirine benzediği bir mobilya mağazasında başlıyor. Koltukların, yatakların arasında mekik dokuyan müşterilerle personel, atmosferin eksik sayılabilecek parçasının tamamlayıcısıdır. Biri olmazsa öteki yok hükmünde. Dışarıda belki yağmur yağıyor. Belki de durmuş. Bu hikâyenin içinde yağmur yok. Raflar uzanıyor, koltuklar dönüyor, yataklar kendi kendilerine açılıp kapanıyor, masalar uzayıp kısalıyor. Her oda için ayrı kulvarlarda koşuşturmaya çalışan üç kişilik kadronun baş kahramanı benim. İşte şimdi sen, hikâyenin içine girmiş bir ziyaretçi gibi, Emre ile Ece’nin yanına yaklaşıyorsun. Emre, yani ben ve Ece, nişanlılığımızın o tuhaf aşamasındayız. Ev kurmak istiyoruz ama henüz evin eksiklerinin ne olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz. Ece’yle anlaştık; annemin bize yardımcı olması için. Birazdan o da gelecek. Mağazanın otomatik kapısı açıldı. İçeride ışık o kadar parlak ki sanki her parça mobilya kendi güneş sistemine sahip. Beyaz köşe koltuklar birer gezegen gibi dönüyor, kadife çiçek desenliler arkeolojik kazılardan fırlamış eski uygarlıkların kalıntıları gibi duruyor. Tam “Şu Duru modeli ne kadar hafif görünüyor” diyecek gibi oluyoruz ki arkadan bir ses geliyor.
“Aaa oğlum! Kızım! Yettimmm!” diyerek öykümüze dahil oluyor. Fatma Ana benim annem. Nasıl geldiğini sormuyorsun; o, hikâyenin kendi yasalarına göre, her köşede var olabilen bir kaynana figürü. Elinde poşetler var; içinde poğaça, meyve suyu, ıslak mendil ve peçete bulunuyor. Tam bir ‘eli işte gözü oynaşta’ karakteri. Katalogdaki her modele sırayla bakıyor. Koltuğa oturuyor, kalkıyor, tekrar oturuyor. “Bu kayıyor. Oturunca insan başka bir şehre kayıyor sanki. Aaa! Bakın şurada kadife, çiçekli bir takım var, annemde de vardı, 40 yıl dayandı. Zaman içinden geçemedi, sonrasında birilerine vermişti.” diyor. Satış danışmanı Kerim, dinlediği yerden hafifçe hareketlenip yanımıza doğru gelirken gülümsemesi o kadar kusursuz ki sanki bir katalog fotoğrafından fırlamış gibi “Hoş geldiniz! Minimal mi istiyorsunuz, yoksa ‘nostalji ama modern filtreyle’ mi?” sorusunu yöneltiyor. Fatma Ana atılıyor:
-Ben dayanıklı istiyorum. Yoğunluk kaç kilo Kerim Bey?
-45 yoğunluk var.
-45 olsun. Benin mabadımı ancak en az kırk beş taşır.”
“Sen, ey okur, burada gülüyorsun; çünkü bu replik, hikâyenin kendi kendini tiye aldığı bir an. Ha bir de sayın okur sen öyküde argo görmeyi de seviyorsun, belki sevmiyorsun ama yine de komik geliyor. Ece’nin gülüşü senden farklı, onunkisi kurtuluşu yakın sanan ironik bir gülüş. Çoğu gelin adayının düştüğü tuzak bu ‘Hele bir şu düğün bitsin de…’ Fatma Ana da ürkütmemek adına sadece gülümsüyor; gelecekten artık emin kendince.”
Sahne değişiyor. Yemek masası bölümündeyiz. Ece, üstü camlı bir masayı işaret ediyor:
-Ne güzel; ışıl ışıl, modern. Temizlemesi de zor değil.
Fatma Ana tık tık vuruyor:
-Cam mı? Kırılır. Hep böyle tek başınıza yaşamayacaksınız ki. Masif ceviz alalım. Üstüne örtü serersin, üzerine vazo, vazoda güller…
Kerim not alıyor elindeki tablete: Masif ceviz… dantel örtü paketi… vazo… yapma çiçek…
Kerim’in notları eşzamanlı olarak bir yerlere mesaj olarak mı gidiyor, yoksa düğün mevsimi rutini mi, anlamak zor olmasa da “şirket politikası” deyip geçmek öyküyü uzatmamak adına elzem. Hoparlörden bir ses yükseliyor;
– Sayın müşterilerimiz! Özel kampanya devam ediyor! Bugün seçili oturma grubu veya yatak odası takımı alımlarında 500 ila 2500 TL arasında değişen … Hediye Çeki veriyoruz! Ayrıca kredi kartına özel peşin fiyatına on iki taksit fırsatı ve ücretsiz montaj, artı teslimat! Stoklarla sınırlı, lütfen acele edin!
Fatma Ana’nın gözleri parlıyor “Hediye çeki mi?” Haydaa, diyorum. Şimdi milyon tane daha ihtimal var. Olay mobilya kısmını aştı, mutfağa dalıyoruz çekle. Ben havaya bakıyorum. Ece bana bakıyor, bir an evvel alışverişi bitirme dürtüsüyle hareket edip akabinde en iyisini yaptığımızı düşünerek mağazadan çıkıyoruz. Elimizde planlamadığımız bir sürü paket var. Ardından bagaj faciası başlıyor. Götürebileceğimiz kadarını araca taşıyoruz, büyük parçaları kendileri getirecekler. Sehpa kolisi sığmıyor, sandalyeler arka koltuklara yaslanmış, dantel örtü rüzgârda dalgalanıyor. Fatma Ana direksiyonda: “Ben sürerim. Siz arkada eksikleri belirleyin.” Araba hareket ediyor. Trafik yoğun, kornalar çalıyor. Bir kutu düşüyor, Açık pencereden dantel örtünün ucu uçuşuyor. Üçümüz de gülüyoruz yine. Ben “bu hayat mı?” derken, Ece’nin gülüşü “evet, hayat bu” diyor, Fatma Ana’nın gülüşü “bu daha fragmandı” diye fısıldıyor.
“Sen, ey okur, hâlâ buradasın. Kahveni bitirdin mi? Belki şimdi kalkıp mutfağa gidiyorsun. Belki masadaki örtüne bakıyorsun göz ucunla. Belki yarın sen de bir mağazaya girersin yanında bir Fatma Ana’yla … Ama dantel örtü ihtimali her zaman var. Bir mağazadan alabilirsin, annenin elleriyle işleyip çeyizine koyduğu sandıkta sararmıştır belki. Açar, çıkartırsın, annen kokar. Geçmişe dair yüzlerce anı canlanır belleğinde. İçlerinden sana özlemi en fazla hissettireni seçer, alırsın. Başka bir hikâyenin kapısını açarsın bir örtüyle. Aslında öykü bitmedi kitabı kapattığın yerde. Sen ara verdin. Sonrasında nikah işlemleri var belki, belki de bir ayrılış hikayesi… ya da kaynana trajedisi, ihtimali bol bir son yazmış olabilir yazar. Hepsi mümkün. Şimdi sen bir kahve daha al, şöyle arkana iyice bir yaslan, sehpanın üzerine ters şekilde kapattığın kitabı al eline, çevir sayfasını, başla ikinci bölüme…”