Yolu düşenleri begonvillerle selamlayıp akşamsefasının o huzur dolu kokusuyla uğurlayan Yargılı Park; bağrını her zümreden mahlûkata açan, mahallenin süslü nefesi, karamele sepetiydi. Çocukların ooo piti piiiti yaptığı ve büyüdüklerine kâni olan büyüklerin ise kodlarla kimin ne dediğini ifade ettiği toplantı meskeniydi âdeta. Çevresindeki apartmanların her biri ayrı bir açıdan oraya bakıyordu. Kimisi pencereden pencereye kimisi banktan banka, bazen kalpten çiçeklerle bazen de dilden oklarla fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Yine o aldım verdim ben seni yendim günlerinden bir gündü.
Mavi renkli apartman sakinlerinden iki kadın, gözlem merkezinden almadıkları emirle kendi açılarıyla görebildikleri kadarıyla parka bakıp sakin sakin konuşurken sarı bankta iki hanım, onların tam karşısındaki yeşil bankta ise iki beyefendi oturmuş, koyu bir sohbete dalmışlardı. Beyefendilerin oldukça sakin geçen konuşmalarına karşılık hanımların sohbeti hayli hararetli geçiyordu.
-İki ters bir düz, iki ters… Valla kıyamet koptu kopacak. Her şey tersine döndü. Düşman başına dediğim şeyler benim başıma geldi.
-N’oldu Hafize.
-Daha ne olsun cancazım. Keşkem ölseydim de bunlar başıma gelmeseydi. Kör olaydı gözlerim de görmeseydim.
-Allah korusun ayol, öyle deme deme. De hele, belki bir faydam dokunur sana.
-Bizim gelin… Şeytaaan, hemi de ne şeytan.
-Tövbe tövbe!
-Sen ne tövbe ediyorsun, o tövbe etsin. Gerçi ne paklar onu o da bilinmez emma. İki ters bir düz, iki ters.
-Bırak şu tersi düzü de doğru düzgün anlat hele. İyice merak ettim yahu.
-Yanlış örünce sökmesi zor oluyor, karıştırıyorum.
-Ben sana sayarım sayarım. Sen, de artık n’oldu?
-Dün bizim oğlanda kaldım. Gündüzden çıktı evden akşam oldu gelmedi eve.
-Eve adam aldı.
-Kiiim?
-Kim olacak, bizim kaltak.
-Ben durur muyum, salak belledi herhal beni yosmam. Gözümün önünde adamı eve aldı. Oğlumun koltuğuna oturtacak. Ben bir bağırdım, çağırdım. Seni oğluma söylicem, pisliiik, seni fettan seniii dedim.
-Eyvahlar olsun!
-Oldu oldu ama ona oldu. Ne yapacağını bilemedi şeytaaan. İki ters bir düz, iki ters. Ben elimin tersiyle bir vurdum.
-Kime!
-Kime olacak ayol, şeytanın oynaşına.
-Adam bir şey demedi mi? Ya sana bir fenalık yapsalardı, eyvaaah. Keşkem yapmayaydın. O kadar izliyoz haberlerde sakıncalı şeyler görenlere neler neler yapıyorlar, sen bi de, tövbe tövbe…
-Hey hey heeey. O benim filinta gibi oğlumu aldatacak, ben de susacam öyle mi!
-Haklısın da senin için korktum yahu. Sonra?
-Sonrası mı var bunun. Ceketini de aldığı gibi dışarı kaçtı şerrrefsiz.
-Ahhh ah. Daha neler görecez. Pek bi hanımdı, meğer ne sinsiymiş. Zaten sessiz olandan korkacan.
-Daha neler ha? Al işte bir terslik daha.
-N’oldu?
-Şu karşıdaki mendeburu görmüyor musun? Oturduğumuzdan beri beni kesiyor. Pis acuze, bir de sırıtıyor. Gelin yetmedi bir de bu bunaklarla uğraş dur.
-Dur dur hele. Yanlış anlamışsındır.
-Ne yanlışı ayol. Senin gözlerin uzağı görmüyor, ben görüyorum ikimizin de yerine.
Hanımlar konuşmalarına devam ederken onlara yukarıdan bakıp sohbet eden iki kadın daha vardı. Biri üçüncü biri beşinci katın penceresinden lafla peynir gemisi yürütmeye çalışıyorlardı. Hiç bir işe karışmayan, yere düşeni kaldırma cüretinde bulunmayan ama geri planda herkesten konuşup dedikodu şöleni yapmak uzmanlık alanlarıydı. Bilhassa kötü vaka yakalayıcılarıydı. Güzel işler yapan, sevilen, sayılan, kendi yoluna giden, insanlarla arası iyi olup yardımsever olanlardan haz etmezler; en ufak bir hata yapmaları için âdeta fırsat kollarlardı. Fırsat ellerine geçti mi bütün mahalle hatta güçleri yetse bütün ülkeye yaymak isterler. Asla aslını astarını araştırmaz, kendi pencerelerinden bakar, bire bin katarak vuku bulan veya bulma ihtimali olan hadisleri değerlendirirlerdi. Zaten vaka tahlili onlardan sorulur, her şeyi kendi tabirleriyle ‘şıp diye’ anladıkları için bütün mahallenin ayaklı gazeteleriydi. Bu haber ajansları karanlık bir muhabbete dalmışlardı yine. Eee ne de olsa ellerine malzeme veren olmuştu.
-Duydun mu olanları komşum?
-Duymaz olur muyum?
-Başımıza taş yağacak taş.
-Kadın ne utanmaz çıktı. Kaynanası evdeyken bir de tövbe tövbe.
-Sabahına da hiç bir şey olmamış gibi çocuklarını okula bırakıyor bir de.
-Arsız. Kocası boşamadan öldürür bunu.
-Mahalleden sürmek lazım böylelerini. Zaten burnu havada tipsiz, kimseyi beğenmez. Ondan bize pas vermiyordu şıllık. Meğer adamın biri gelip biri gidiyormuş. Bizi napsın.
-İyi de bunca zaman bizim gözümüzden nasıl kaçtı! Bilseydik selamını dahi almazdık.
-Kaçmış işte, bundan sonra daha dikkatli oluruz. Ay boynum ağrıdı sana bakmaktan, in de öyle konuşalım.
-Tamam tamam olur. Baksana kadıncağız tek başına oturuyor öyle parkta.
-Kovmuştur o gelini olacak yelloz karı.
Kadınlar minik bir mola verirken; daha doğrusu çekirdek, çay, patlamış mısır gibi suç aletleriyle koca bir ekip kurup, olayı daha rahat değerlendirmeye çalışıp yayma politikası için planlara girişirken yeşil banktaki beyefendiler uzun bir süredir korudukları sükûnetlerini bozdular.
-Baba, annemin bu hâlleri ne olacak?
-Ne olacağı var mı oğlum, idare edeceğiz.
-Daha da kötüye gitmesinden korkuyorum bu son olaydan sonra. Dünden beri aklımdan çıkmıyor. Ben onun tek, biricik oğlu değil miyim?
-Öylesin tabii aslanım.
-Öyleyse neden ilk beni unuttu. Hele attığı tokat. İlk defa, bana vurdu. Yaka paça attı beni, kovdu kendi evimden. Hanıma da ayıp oldu. Demediğini bırakmadı.
-Üzülme oğlum bu da geçer. Bak karşımda oturuyor, nasıl da üzgün minik civcivim.
-Emin misin baba, çok sinirli bakıyor sana. Bana hiç bakmıyor bile.
-Bir gün bakar bakar aynı nazarla. Gönlü aynı, ruhu aynı…
-Sen el salladın, o dil çıkardı sana. Sakın seni de unutmuş olmasın.
-Yok yavrum, uzağı görmüyor ya beni sen sanmıştır herhal.