Şafak, gecenin sabaha evrilen ilk ışıklarıyla ne zaman uyanırsa uyansın, isminin taşıdığı o aydınlık umudun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, hayatının askıya alınmışçasına donup kaldığını, her gün biraz daha derinden battığı bu bataklığın üstünde asılı duran sisin, aslında benim dikkatle, sabırla, neredeyse sanatsal ustalıkla ördüğüm kelimelerden, bakışlardan, sessizliklerden örülmüş bir perde olduğunu hiç fark etmeyecek.
Şafak, benim canım karım. Kahvesini karıştırırken kaşığın fincana her değdiğinde çıkarttığı ritmik sesin, ne kadar uzun süre karıştırdığının, soğuk mu sıcak mı olduğunun farkında değil. Fincanına dalıp çevresine donuk ifadelerle baktığında, kendimi cinayet mahalline geri dönen katil gibi hissediyorum. Birlikte büyürken her şey çok daha masumdu. Okul yollarını aşındırırken ne baharlar ne güzler yaşadık. Keşke o yıllara dönmenin bir yolu olsa. Üniversite zamanlarında ayrılıp araya onca mesafe girince birbirimizdeki yerimizi anladık. Ruhum onunla gitti derken aklımı da gönderdiğimi geç fark ettim. “Kimlerle konuşur, arkadaşlık eder, yurduna saat kaçta döner,” diye düşündüğümde çıldıracağım anlarda, arayıp olduğu yerin bilgisini aldığımda üzerimden kocaman bir ağırlık kalktığını hissederdim. Böyle stresle geçen dört koca yıldan sonra, askerlik gözümde büyürken, babam imdadıma yetişti. Tek çocuk olmamın avantajını dibine kadar yaşıyordum. Bir eft ile askerliği de bitirince artık Şafak’ı isteme vaktiydi. Sonsuza kadar benimle olmalıydı. Tereyağından kıl çekercesine kolay hallettik bu işi de.
Nikahtan sonra balayı programımız için, Antalya’da bir otelden yer ayırtmıştık. Düğün yapmadık, imzaları attıktan birkaç saat sonra nihayet uçaktaydık. Gelecek hayallerimiz gerçek olmuştu. Rüya gibi bir hayat yaşayacaktık birlikte çıktığımız bu yolda. “Bir insan daha ne kadar mutlu olabilir ki?” diye düşünürken yan koltukta oturan kırklı yaşlarda bir adamın bir ara karıma baktığını fark ettim. Karım da başını o tarafa çevirince içimdeki kor bedenimi yakmaya başlamıştı. O an, her şey paramparça oldu. Göğsümün ortasına kıpkırmızı bir demir saplanmışçasına acı yavaş yavaş yayılıyor, hem damarımdan hem sinirimden geçerek tüm bedenime işliyordu. Gözlerim onlara kilitliydi. Onun gülüşüne. Adamın görme alanına. Aralarındaki o anlık, önemsiz, gayriihtiyari hiçbir şey olmayan, benim için her şey olan mesafeye.
Aldığım nefes acı veriyordu. Yutkundum, boğazım kurumuş, ellerim yumruk olmuş, tırnaklarım avuçlarıma batıyordu. Hissettiğim acı, göğsümdeki yangının yanında hiçti. İşte o an kodlandı içime kaybetme korkusu, sabrettim. İlk kavgamızı bu yüzden otel odasında yaptık. Daha önce de tartışmalarımız olurdu fakat hiç birisi bu boyutta değildi, o artık benimdi. Bunu hatırlatınca kendisinin, “Malım olmadığını, bir kişiliği olduğunu, artık çocukluktan vazgeçip adam gibi davranmamın vaktinin geldiğini,” söyledi. Adam gibi ne demek? Nasıl adam olunur, ben adam değil miyim? Adamlıkta kıstas kim? Kim?
Sorular beynimde yankılanırken onu asla kaybetmek istemediğimin de farkındaydım. Damarlarımda dolaşan zehirdi artık. Bana muhtaç olmalı, bensiz nefes bile almamalıydı. İşte biz bugünlerin temelini, o küçük otel odasında attık.
Bir gün ona “Çok güzel görünüyorsun,” diyorum, gülümsüyor, tabii ki gülümseyecek, çünkü bilmiyor, bilemiyor, bu sadece başlangıç. Temeli atıyorum şimdi, yavaş ve fark ettirmeden. Her gün üzerine bir taş koyuyorum sabırla. Hiç fark etmeyecek, yapıyı görecek, tepki gösteremeyecek kadar güvenini yitirecek.
Birkaç gün sonra “Dün biraz yorgun görünüyordun.” diyorum, öylesine doğallıkla söylüyorum ki nerdeyse ben bile inanacağım oynadığım role. Endişelenmişçesine devam edip “biraz solgundu yüzün galiba,” diyorum. Karım ben gidince ilk iş olarak aynaya bakacak, bundan eminim. Gerçekten solgun muydu, ilk tohumu atmıştım, artık şüphe toprağında köklenecekti.
Güzelim planım, yıllardır düşündüğüm, kusursuz planım artık tıkır tıkır işleyecek. Kimsenin bunu anlamasına izin vermeyeceğim nakış gibi özenle işlerken. Çok katman var, aşamalarla ilerlediğim. Resmettiğim şey yavaşça gerçekleşen bir yıkım. İçindeki o kendine güvenen, güçlü, parlak Şafak’ı çıkaracağım oradan, sıyırıp atacağım, yerine koyacağım şey büyük bir boşluk, hiçlik ve ben…
“Ellerini çok ovuşturuyorsun,” diyorum bir hafta sonra, “Fark ettin mi, hep yapıyorsun bunu,” ama yapmıyor aslında, ya da belki yapıyor fark etmez, önemli olan benim söylediğim. Şimdi dikkat edecek ellerine, her saniye, her dakika, “Acaba yine yapıyor muyum” diye düşünecek. İşte o zaman gerçekten yapacak ya da yapmayacak ama yaptığından emin olamayacak. Ah bu belirsizlik, bu obsesif haller…İzliyorum onu, her gün biraz daha küçülüyor, kendisinin fark edemediği ölçüde, ben görüyorum, ellerimle şekillendirdiğim eserimi. Bir heykeltraş asaletiyle çıkartıyorum, yontuyorum, parça parça alıyorum Şafak’tan Şafak’ı.
Sessizleştiğinde “Neden hiç konuşmuyorsun?” derken, konuştuğunda “çok konuşuyorsun” diyorum. İşte o anlarda görmelisiniz yüzündeki o ifadeyi o karışıklığı, “hangisi doğru, hangisi doğru” diyor gözleri, ben gülümsüyorum içimden,” harika, mükemmel, tam istediğim gibi…”
Bu bir güç işi aslında, anlıyor musun? Saf ama kaba güç değil, zarif, entelektüel güç. Bir Tanrı gibiyim ben şu anda, Şafak’ın gerçekliğini yaratıyorum. Ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylüyorum ve inanıyor. İnanmak zorunda çünkü ben söylüyorum, ben ne söylersem doğrudur, sözlerim onun için adeta imzalı senet.Geceleri uyurken nefes alışverişlerini dinliyorum ve düşünüyorum yarın ne söyleyeceğimi, hangi parçayı koparacağımı. Belki yürüyüşünü eleştireceğim, ya da gülüşünü, “sahte gülüyorsun” demek güzel olur, çok etkili, çünkü gülüş o kadar içten bir şey ki: biri sana “sahte gülüyorsun” dediğinde bir daha asla doğal gülemezsin, hiçbir zaman, bu garanti…
Altı ay oldu Şafak bana ’adam’ göndermesi yapalı. Aynayı unuttu, kendi yüzüne bakamıyor, mükemmel planın en güzel aşaması bu; kendinden kaçışı izlemek. Daha bitmedi, henüz bitirmeyeceğim çünkü son aşama en önemlisi, son aşamada o tamamen yok olacak, ben kalacağım, sadece ben… Bana ihtiyaç duyacak, aldığı her nefes ona ağır bir yük olacak, ben olmadan var olamayacak.
Bu aşk değil tabii ki aşk saçmalık, bu bir sahiplik. Tam sahiplik, bir insanı ele geçirmek, sadece bedenini değil, zihnini, ruhunu, kendisiyle ilgili her düşüncesini. Ben olacağım onun gerçekliği ve aynası. Ben olacağım onun kendisi… Kimse bilmeyecek, kimse görmeyecek, dışarıdan bakanlara normal bir ilişki, belki biraz sorunlu ama normal, kimse anlayamaz ki bu ne kadar ustalık gerektirdi, ne kadar sabır, ne kadar zekâ… Ben bir sanatkârım, eserim Şafak’ın içindeki boşluk, o güzel, tertemiz, bana ait boşluk…
“Orada değilsin, seninle konuşuyorum ama boş bir kabuk gibisin,” diyorum bu sabah. Son dokunuş, bakışlarındaki o çaresizlik, kaybolmuşluk, ah işte bu, işte aradığım şey tam bu, zafer anı bu…
Şimdi ne yapacağım biliyor musun, şimdi onu “kurtaracağım” destek olacağım, yardım edeceğim, “ben varım senin için” diyeceğim ve o sarılacak bana, çünkü sığınacak başka yeri yok. Ben yıktım her şeyi, şimdi ben inşa edeceğim lakin benim istediğim şekilde, benim kurallarımla, benim tasarımımla…
Bana minnettar olacak, hayal edebiliyor musun, onu yıkan bana minnettar olacak çünkü asla bilmeyecek, güzel olan da bu asla anlayamayacak ne yaptığımı…
İz bırakmayan kusursuz suç. Cinayet var fakat cesedi yok, kayıp ama kimse aramıyor, çünkü Şafak hâlâ orada, bedeni orada, Şafak yok…
O Şafak yok artık. Güçlü, bağımsız eski Şafak yok. Onu öldürdüm ben, yavaş yavaş gözlerinin içine bakıp eleştire eleştire ve en ironik olan ne mi? O bana âşık olmaya devam edecek, belki daha çok âşık olacak çünkü ben onun tek gerçekliği olacağım. Ben olmazsam o da olmayacak, ben nefes alırsam o nefes alacak, ben onaylamazsam o var olamayacak…
Bu güç, saf, katıksız güç… Ben bu gücü hak ediyorum çünkü zekiyim, sabırlıyım, ustayım. Şafak, zavallı Şafak o sadece malzemeydi, ham madde, ellerimle şekillendirdiğim şey…
Yarın ona “seni seviyorum” diyeceğim ve o ağlayacak, mutluluktan ağladığını sanacak ama bilmeyecek…Yalnızca onu değil, en kusursuz cinayetin, kurbanın zincirlerini fark etmediği cinayet olduğunu da asla bilemeyecek…
Bense elimde kadeh, yarattığım eserimi izlerken, şerefine içeceğim bütün ‘adam’ların.
Editör: Fatma Karataş