Basın mensuplarının sabırsızlıkla bekledikleri salona sert adımlarla yaklaşıyordu; beyaz gömleğinin düğmeleri göbeğinin özgürlüğünü kısıtlıyor, adımlarından önde ilerliyordu. Sarı-krem çizgili kravatı, göbeğinin üzerinde sabit duramıyordu. Mikrofonların başına geçip önce sesini kontrol etti, salonun uğultusu aniden kesilmişti. Uğultular kesilip sessizlik hâkim olmuş, pürdikkat ağzından çıkacak kelimelere odaklanmışlardı.
“Arkadaşlar, öncelikle hoş geldiniz, küçük bir açıklama yapıp soru almayacağım.”
Salonda memnuniyetsiz cılız sesler yükselince “Lütfen arkadaşlar, lütfen sorun çıkartmadan açıklamaya odaklanalım” diyerek devam etti.
“Olay ile alakalı araştırmalarımız devam etmektedir, alanında profesyonel ekimizle yürütmekte olduğumuz çalışmalarla alakalı sonuç elde eder etmez, gereken tüm açıklamaları yapacağımızı temin eder, en kısa sürede araştırmalarımızın sonuç elde edeceğimizi söyleyebilirim, teşekkürler.”
Salondan homurtular yükselmeye başlayınca hızla oradan ayrıldı. Yüksek sesle sorulan sorular birbirine karışıyordu.
“Adil Bey, bilimsel bir sonuç elde edeceğinizden emin misiniz? Yoksa yaşananların gerçeklik payı var mı? Cevap verir misiniz efendim lütfen!”
Sorulara cevap vermeden uzaklaşırken her adımı yeri titretir kuvvetindeydi, endişesi hırslarına eşlik ederken asistanı Aytaç, Adil beyi takip etmekte hayli zorlanıyor, önemli bilgilerden haberdar edemiyordu. Durduramayınca seslendi “Adil hocam, efendim çok önemli bir gelişme oldu.”
Adil hızlı bir manevrayla dönerek durdu, sabırsız bir ses tonuyla “Ne oldu? Hemen anlat.”
“Efendim aranan şahıslara ulaşıldı.”
Daha çok sinirlendi, “Şimdi mi söylenir?”
“Ama efendim, bilgi az önce geldi.”
“Hepsi plan dahilinde toplatılsın, hemen tek bir pürüz istemiyorum.”
“Peki efendim.”
“Aytaç, ne duruyorsun, hemen dedim.”
“Hemen, hemen efendim, tamam.”
Asistan arkasına bile bakmadan oradan hızla uzaklaştı.
Taksisiyle dönüp dolaşıyordu Sarıyer sokaklarında, tenha bir yer arayıp duruyordu. Gözleri yolun beyaz şeritlerinden başka hiçbir şeye odaklanmadan cadde boyu dolaşıyordu. Sanki yol boyu bir kendi varmış gibi. Öyle sessizleşmişti ki çevresi iç sesi hariç hiçbir ses işitmiyordu. Hayatını karanlıklara hapseden bir kara sevdaya tutulduğu gün; beli bükülmüş, bir daha doğrultamamıştı. Geçen onca yıla aldırmadan unutamıyordu o günü. İşte bugün onu kahreden günün yıl dönümü ve bir dahaki yıl dönümüne eşlik etmek istemiyordu. Avcunun içi gibi bildiği semtin sokaklarında tenha bir yer bulup tövbesini bozamıyor olması, onu iyice buhranlara sürükledi. Bir tur daha attıktan sonra hayatına son verebileceği kuytu bir köşe buldu sonunda. O akşam sondu, kesin kararlıydı, bir daha hatırlamayacak kadar tükenmişti. On yıl önce olanlar olmuş, ölüden farkı kalmamıştı aslında, bir dahaki yıl dönümünde olmak istemeyecek kadar bıkmıştı bu hazin hatıradan. Artık yaşamak ağır, hayat fazlasıyla telaşlıydı onun için. “Bu son olsun” dedi kendi kendine. “Madem unutamıyorsun, ben de seni yok ederim Fatih.” Darmaduman olmaktan başka çaresi yokmuşçasına yok olmak istiyordu. Var olmak yüktü şoför Fatih’e artık.
Radyoda çalan şarkı efkarına hitap etmiyor olmalı ki kapatıp, telefonundan derdine eşlik edecek bir şarkı açıp içkisini yudumladı, şarkıya eşlik ederken sigarasını da yaktı. Zorlukla tuttuğu gözyaşlarını içine akıtıp yüksek sesle “Haykırsam duyamazsın, çağırsam gelemezsin, yürekten sevemezsin sen” diye söylerken şarkıya daha fazla eşlik edemedi, zor tutuyordu zaten, dayanamadı hıçkırıklara boğuldu.
Haykırdı “Yürekten sevemezsin seeennn!”
En güçlü duygu çaresizlik olmalı; hayallerinden, yarınlarından vazgeçirmekle kalmayıp canından bile caydırır insanı. Torpidoyu açtı, bir kutu hap çıkarıp acı bir tebessümle “Lan iyi etmeği beceremedin, bari sağ bırakma.” Avcunun içine boşalttı kutuyu, bir yudum daha içti şişesinden, belki de sondu sigarasından aldığı o nefes, hiç bu kadar kararlı olmamıştı hayatı boyunca. O gece yok olmayı istediği kadar hiçbir şey istememişti, veda etmeye tam hazırlanıyordu ki telefona gelen bildirimle irkildi, gayriihtiyarı ekrana baktığında farklı ve tanımadığı birinden gelen mesajı merak etmekten kendini alıkoyamadı. Mesajı açıp okuduğunda ise şaşkınlığı merakından ağır basmıştı, hayatına son vermek için avcuna aldığı haplar şoför koltuğunun altına birer birer dökülüverdi.
Fatih neler olduğuna anlamaya çalışırken eş zamanlı bildirimleri almak üzere olan başka biri de Fatih’le aynı hissiyatı paylaşmak üzereydi, İstanbul’un başka semtinde.
Canan gözlerini siliyor, dağılan makyajını peçeteyle toplamaya çalışıyordu, “Hayatın dağılmış kızım, makyajın dağılsa ne olur?” diyerek dükkânın kapısını kilitleyip dağınık saçlarına akan makyajına aldırmadan insanların arasında yürüyüp evinin yolunu tuttu. Meraklı bakışları umursamadan burnunu çekiyor bir an önce eve varmak istiyordu. Apartmanın girişine geldiğinde “Canan neyin var ne oldu?” sorularına aldırmadan hemen giriş kattaki dairesinin kapısını bir çırpıda açtı, ayakkabılarını bir tarafa fırlatıp, kanepeye yığılıp kaldı. “Onca mücadele, onca çaba ve onca yorgunluk neye yaradı kızım? Ne içindi bu mücadele? Bak her şey tastamam, bir sensin dağınık kalan.” diye iç geçirdi, telefonu çalınca o atmosferden sıyrılıp telefona baktı, arayan annesiydi, “Kesin komşular haber uçurmuş, of of, şimdi olmaz anne, çekemem seni!’ ama açmazsa da çıkıp gelirdi, bunu hiç kaldıramazdı, mecburdu cevap vermeye bir nevi, “Alo anne!” diyebildi. Hiddetli bir sesle “Neredesin kızım, sen niye açmıyorsun telefonunu?” Haydi buradan yak Canan!” deyip başını salladı, yukarıya bakıp sabır dileniyordu, “Anne, ne istiyorsun Allah aşkına, yorgunum, dinlenmem lazım!”
“Tabi yorgun olursun, tek bir sözümü dinlemedin daha da yorulacaksın, kaç kez sana dedim boşanma diye, şimdi ne oldu söylesene, yorulmaktan başka ne geçti eline? Kocanın evinde bir elin yağda bir elin balda, teptin kızım, sen teptin!”
“Anne, Allah aşkına, koca dediğin defalarca dövdü beni, yediğimi içtiğimi zehretti!” biraz durakladı; kime, ne anlatıyordu ki ‘Neyse anne şimdi duşa gireceğim, sonra konuşalım, olur mu?” Konuyu bir an önce kapatıp kafasını dinlemek istiyordu. ‘Kaç sen kaç, haksızım demiyor, duydum kızım duydum, bugün dükkâna gelip ortalığı dağıtmış, niye beni haberdar etmiyorsun, hı! Söylesene?”
“Haberin olsa ne olur, olmasa ne olur?” dedi içinden.”Anne, tamam kapat, sonra konuşalım.”
‘Kapatacağım kapatacağım, merak etme; ama şunu diyeyim, sonra. Adam haklı kızım, haklı, onu aldattığını düşünüyor, o şoför müsveddesi var ya sana talip olduğunu mahalleliye duyurmuş, ondan dağıtmış dükkânı kocan.”
‘Anneeee anneeeee! O benim kocam değil artık, ayrılalı üç yıl oldu, neden anlamıyorsunuz beni, neden?” Hıçkırarak ağlamaya başladı “Kapat anne, Allah aşkına kapat, yüzüne kapatmak istemiyorum.”
“Kızım sen niye anlamıyorsun? Adam belediye nikahından boşadı, seni imam nikahı duruyor. Sen hala onun karısısın.” Laf anlatmayacağını anlayınca denilecek onca sözü içine atıp “Peki anne, şimdi kapatalım, sonra konuşuruz, hadi annecim, kendine iyi bak.” Kısa kesmek en iyisiydi, halden anlamayana halini anlatmanın bir değeri yoktu, ziyan etmeye gerek görmedi sözlerini, kadın olmak mı zordu? Kadın olmanın ötesinde insan olduğunu anlatmak mı? Artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı, anlatmaktan da vazgeçmişti, hayatına aldığı adam kaderini yazmış, çevresi de onaylamıştı; o kadar mücadele, onca kavga, hepsi boşa çıkmıştı, kuaför dükkanını açmak için kaç yıl kasiyerlik yapıp az da olsa birikim yapmış, üstüne kredi çekmiş, borç altına girmişti. Şimdi kaderi ellerine bırakılan adam gelip yeniden dağıtmıştı zar zor toparladığı hayatını, bu da yetmezmiş gibi herkes adamdan yana durmuştu. İşte bu, onu fazlasıyla tüketiyordu.
Bitik bir hal içerisinde uzandı yığıldığı kanepeye, gözlerini tavana dikti ve ne yapacağını bilmeden öylece kaldı, ta ki telefona gelen o gizemli bildirime kadar.
Aynı ızdırap içerisinde, aynı vakit aralığında olan başka birileri de vardı ve kaderde aynı yolda yürümekte vardı.
Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu, sarı yağmurluğu ıslanmasını engelleyememiş, yoldaki su birikintilerine çarpan bisikletinin tekerleri iyice ıslatmıştı Sevil’i. İliklerine kadar ıslanmış hissediyordu, üstelik üşümüştü. Evinin kapısına geldiğinde kapıyı buz tutmuş elleriyle açıp derin bir “Oh!” çekti. Hemen kuru bir şeyler giyinip sıcak bir kahve hayali kurdu. Hayalini alelacele gerçekleştirip bilgisayarın başına oturdu, bitirmesi gereken ödevleri vardı. Bir bir incelemeye başlamıştı ki dosya ekindeki bildirim dikkatini çekti, bildirimi açtığında şaşırdı ve ne olduğunu bilmediği bir heyecan içini kapladı, “Bu da ne? Ne anlama geliyor ve kimsenin bilmediği geçmişimi bu nereden biliyor?” Donakalmıştı, bunu çözmeliydi, kimdi bu? Ne diye bu mesajı atmıştı? Hemen harekete geçmeliydi.
Doktoru Gökhan’ın sonuçlarını incelerken iyice sessizlik çökmüştü; ama bu sessizlik en çok da Gökhan’ın içine çökmüştü, az çok olsa da doktorun teşhisini tahmin edebiliyordu ve pek iyi şeyler duymayacağını da. Duyacaklarına hazır da değildi aslında; ama ne kaçabilirdi ne göçebilirdi bu hastalıktan, ancak ölebilirdi ve tam da tahmin ettiği gibi konuştu doktor. Bu sona hazırlıklı olmasını, kendini bu sürece hazırlamak için ne gerekiyorsa yapması gerektiğini, falanlar filanlar, hep işittiği teskinler, teselliler… Kim nereden bilecekti ki Gökhan’ın hayalleri olduğunu, onu bekleyen sevdiği, âşık olduğu kızı hayal kırklığına uğratacağını, makine mühendisliğini kazandığı zaman maddi sıkıntıda olan ailesinin tek umudunun Gökhan olduğunu. Şimdi ona tekerlekli sandalyeye mahkûm olması kaçınılmaz deyip bir de “bu sürece hazırlan” diyorlar, ailene hiçbir faydan olmayacak, sevdiğin kızı bırakmak zorunda kalacaksın ve ömrünün sonuna kadar yalnız bir adam olarak yaşlanıp yalnız bir adam olarak öleceksin demiyorlar da “hazırlık yap” diyorlar. Bu konuşmanın ardından umudun onu tamamen terk ettiğini anladı, annesi yanında tek damla gözyaşı dökmedi, nasıl olsa sonra içi dışına çıkana kadar sessiz bir köşede ağlayacaktı. Bastonuna tutundu kalktı, ağır geliyordu o genç yaşına o baston ve en çok da ne zorluklarla okuduğu bölümde hiçbir işe yarayamayacağı. Hele hemşire sevgilisi Elif, onu da hayal kırıklığına uğratacaktı, işte bu en can alıcı olanı. Keşke yok olsaydı, hatta hiç doğmamış olsaydı o zaman ne annesini ne de canından çok sevdiği Elif’ini hayal kırıklığına uğratmazdı. Sevimli yüzüne hüznün çizgileri düştü, Elif’e nasıl anlatacaktı bu durumu düşünerek hastane koridorlardan ağır aksak adımlarla uzaklaştı. Hayat bu ya bazen umudun dozunu artırırken bazen de sıfırlar tüm umutları.
Arabada eve dönerken tek istediği odasına kapanıp annesini ağlamasına müsaade etmekti, bu kez tek ağlayan annesi olmayacaktı. Annesinin yüzüne bakmamak için telefonda bir şeyler yapıyormuş gibi başını önünden hiç kaldırmadı, yol boyu. Göz göze gelirse tutamazdı kendini, annesini daha fazla üzmekten hicap duyuyordu. Telefona odaklanmışken aniden gelen bildirimle aklındakiler uçup gidiverdi. Bildirimin onu çağırıyor olması hayli ilginçti, peki amacı neydi? Gönderenin, ne istiyordu ki MS hastası umutsuz bu gençten.
…