Bundan tam on altı yıl önceydi. Yani 1852 yılı. Amerikan İç Savaşı henüz başlamamıştı, aristokrasi hâlâ dimdik ayaktaydı. Ben de o vakitler genç sayılırdım. Altmışlı yaşlarımı sürüyordum. Üzerimdeki frak her daim ütülü, ayakkabılarım cilalıydı. Bir de yakışıklıydım doğrusu. Konağın hizmetçisinden aşçısına kadar hepsi bana âşıktı, sorma gitsin. Zaten başka bir meşgalemiz de yoktu o yıllarda. Ah, ne günlerdi! Savaştan sonra her şey değişti tabii.
Neyse efendim, ben aşka meşke pek gönüllü biri değildim ama konağın küçük hanımı bu konularda fazlasıyla hevesliydi. Ne var ki hevesi yazgısını değiştirmeye yetmiyordu. Solgun ve pürüzlü cildi, bakımsız; yer yer erken beyazlamış saçlarıyla ilgi çekecek bir görüntü sunduğu da söylenemezdi. Bu beyazların baba tarafından miras kaldığını söylerdi hanımım. Yürürken daha da belirginleşen düşük omuzları ve başını eğmeden konuşması ise annesinin tüm çabalarına rağmen terbiyesindeki eksikliği ele verirdi. Bir gelen kısmeti bir daha gelmezdi. Ondan ümidi kestikleri bir gün, ağlarken genzinden çıkan sesler bahçeye kadar yayılmış; tiz ve çatallı bu böğürmeler, ağaçlardaki kuşları bile kaçırmıştı. Kısmetleri gibi. Bana göre bu bir işaretti. Küçük hanım kısmet savar biriydi, artık uğraşmasına gerek yoktu. Dedikodu sevmem ama fısıltıyla dolaşan haberler bana kadar geldiyse işin aslı vardır. O ara bir dedikodu yayıldı konağa. Söylenen o ki: Bay Thompson aklı kıt oğlu için küçük hanımı istemeye üç atlı arabayla yola çıkmış. Bu gelişme, hayatımın seyrini kökünden değiştirebilirdi ve doğrusu hiç hoşuma gitmedi. Hele hayalime kavuşacağımı umut ettiğim onca zamanın ardından. Yıllardır ilmek ilmek ördüğüm ve sonunda zafere yaklaştığım bu mücadeleyi kaybedemezdim. Haber daha iç savaş çıkmadan içimdeki harbi başlatmıştı. Kalbimin baş köşesinde oturan pasaklıyı kimse alaşağı edemezdi.
Küçük hanımın çaresiz iniltileri bir süre sonra yerini telaşlı çığlıklara bıraktı. Umut yeniden sarhoş etmişti onu. Çığlıklar ansızın kesildi. Ama bu sessizlik hayra alamet değildi. Nitekim az sonra ortanca çan çalmaya başladı. Onun kullandığı çan. Yeni bir macera başlıyordu. Önce duymazdan geldim. Mutfağın alt katındaki kilere inip bir süre bekledim. Çan sesi hızlanıp efendinin kulağına ulaşacak kadar yükselince mutfağa çıkıp pirinçten yapılma özel tepsiyi aldım, puronun ucunu kesip üzerine koydum. Çalışma odasının kapısını her zamanki gibi üç kez tıklatıp Kont Edgar Beaumont’nun yanına girdim. Bakışlarından çan sesinin ona da ulaştığını anlamak zor olmadı. Tepsiyi uzattım; ondan daha mühim bir işim olmadığını, bakışlarımı yere indirerek ve bir süre öyle bekleyerek belli ettim. Ardından ağır adımlarla geri çekilip çıktım ve çanın geldiği odaya yöneldim. Karşımda küçük hanım vardı. Son kısmetinin telaşının verdiği hisleri kapatmak istercesine betsiz yüzüne neredeyse tüm pudrayı boca ediyordu. Bir yandan da “Alfred! Neredeydin? Nasıl olmuşum, çabuk söyle!” diye ardı ardına sesleniyordu. “Her zamanki gibi küçük hanım.” dedim ve sustum. Bakışlarını yay gibi gerdi. Okları üzerime göndereceğini anlayınca aceleyle ekledim: “Güzel olmuşsunuz.” Üç hizmetçi elbisesinin ipleriyle boğuşurken atlıların demir kapıdan geçip bahçeye girdiğini haber veren zil sesi odada yankılandı. Küçük hanım ağzını kapatıp çığlığını bastırmaya çalıştı. O hâlini görünce gülmemek için kendimi zor tuttum. Etrafımda bir tur döndü sonra gelip her daim bembeyaz tuttuğum yakama yapıştı “Doğruyu söyle, nasıl olmuşum!” Bir adım geri çekilip pudrayla lekelenmiş yakamı kurtarıp “Sizden güzeli yok bu dünyada.” dedim. Bu yalanın affı için kiliseye kaç kez gitmem gerektiğini de içimden hesaplıyordum. Biraz sakinleşti. Yakamdaki pudranın sinirlerimi altüst ettiğini mimiksiz yüzümden anlamamıştı. Duygularımı ele vermeyen ifadesiz yüzüm çoğu zaman işime yarardı ama şimdi düşünüyorum da kalbimin fısıltılarını ona biraz olsun yansıtsaydım her şey farklı olur muydu acaba?
Neyse efendim… Misafirler gelmiş, servisler yapılmıştı. Aşağı inme vakti geldiğinde derin bir nefes aldı, kapıyı açtı ve merdivenlere yöneldi. Tam ilk adımını atmıştı ki pudranın keskin kokusu başımı döndürdü, ayağım yanlışlıkla eteğine takıldı. “Ne oluyor!” demesine kalmadan merdivenlerden yuvarlanıp misafirlerin ortasına kapaklandı. Sahne doğrusu pek akılda kalıcıydı. Hafızalardan silinmeyecek türden… Arzuladığı etki de bu değil miydi zaten? Hanımım ve beyim utançtan kıpkırmızı kesilip oldukları yerde donakaldılar. Hanımım sendelemeye başladı; bir eli koltuğun kenarında, diğeri alnındaydı. Gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Bayılacaktı. Yardım etmek üzere hamle yapacakken bu sahneyi izleyecek en iyi yerde olduğumu fark edip olduğum yere çakılı kaldım. Şoktaydım elbette, insan kaç kere görür yerde tortop olmuş evin küçük hanımını? Merdiven başında durmuş olan biteni izliyordum ki o melun an yaşandı. Bay Thompson’ın o saf oğlu öne çıktı, küçük hanımın elini tuttu ayağa kaldırdı. Kirpiye dönmüş saçlarını yüzünden çekti, gözlerini gözlerine dikti:
“Sakin olun lütfen, geçti.” dedi çapkın gülümsemesiyle. Sonra onun tombul ellerini avuçlarının içine aldı, dudaklarına götürüp öptü. O an, zihnimde donup kaldı. Bana kalırsa acıdığı için yapmıştı. Ama dedikoduya göre, onun doğallığına âşık olmuştu. Evlendiler. Küçük hanım konaktan nihayet gitti, kuşlar da ben de rahat bir nefes aldık.
O günden sonra kadere ve nasibe inanmaya başladım. Yetmiş altı yaşımı sürdüğüm şu günlerde, kısmetimin karşıma çıkacağı günü iple çekiyorum.