Yarım Kalan Kitaplar ve Dağınık Mutfaklar
Son yıllarda birçok insanın hayatında ortak bir duygu var: yetişememe hissi. Yapılacaklar listesi hiç bitmiyor, sorumluluklar artıyor ve sanki her gün biraz daha iyi, biraz daha düzenli, biraz daha verimli olması gerekiyormuş gibi bir baskı hissediyor birçok insan.
Sabah erken kalkmak, spor yapmak, sağlıklı beslenmek, kitap okumak, evi düzenli tutmak, çocuklarla kaliteli zaman geçirmek, kariyerde ilerlemek… Bunların her biri tek başına makul hedefler gibi görünebilir. Ama hepsi aynı anda “olması gerekenler listesine” eklendiğinde birçok insan için hayat bir performans alanına dönüşebiliyor.
Özellikle sosyal medyada gördüğümüz hayatlar bu baskıyı artırıyor. Düzenli evler, planlı günler, üretken sabah rutinleri… Her şey kontrol altındaymış gibi görünen hayatlar… Fakat çoğu zaman bu görüntülerin arkasında görünmeyen bir gerçek var: Gerçek hayat çoğu zaman o kadar düzenli değil.
Bir klinik psikolog olarak seanslarda sık sık şu cümleleri duyuyorum:
“Eve yetişemiyorum.”
“Bir sürü plan yapıyorum ama uygulayamıyorum.”
“Her şeyi yapmam gerekirken hiçbirini tam yapamıyorum.”
Bu cümlelerin arkasında genellikle aynı duygu bulunuyor: yetersizlik. Oysa çoğu insan aslında yetersiz olduğu için değil, gerçekçi olmayan bir mükemmellik beklentisiyle yaşadığı için kendini böyle hissediyor.
Verimlilik Baskısı ve Dinlenme Suçluluğu
Gerek modern yaşamın gerek bazı eski öğretilerimizin bize en güçlü şekilde dayattığı fikirlerden biri şu: Her zaman verimli olmalısın.
Boş zaman bile bir proje gibi görülüyor. Dinlenmek yerine kendimizi geliştirmemiz, yeni bir şey öğrenmemiz, daha iyi bir versiyonumuza ulaşmamız gerektiği söyleniyor. Bu yüzden dinlenirken bile gerçekten dinlenemiyoruz.
Pazar günü koltuğa uzandığınızda aklınıza gelen düşünceleri fark etmiş olabilirsiniz:
“Şu kitabı bitirebilirdim.”
“Evi toparlamalıydım.”
“Yarın için hazırlık yapmalıydım.”
Yani aslında zihnimiz hiç durmuyor. Bedenen dinlensek bile zihinsel olarak hâlâ bir şeyleri “yetiştirmeye” çalışıyoruz.
Öz Şefkat mi, Boş Vermek mi?
“Mükemmel olmama özgürlüğü” dendiğinde bazı insanların aklına şu soru gelir:
“Peki bu, her şeyi boş vermek anlamına mı geliyor?”
Aslında hayır.
Burada önemli olan şey öz şefkat ile kaçınmayı birbirinden ayırabilmektir.
Öz şefkat, kendine dürüst davranabilmektir. Yorulduğunu fark etmek, bazen dinlenmeye ihtiyacın olduğunu kabul etmek ve kendine bu alanı tanımaktır.
Kaçınma ise yapabileceğini bildiğin bir şeyi sadece zor olduğu için sürekli ertelemektir.
Aradaki fark çoğu zaman şu soruyla anlaşılabilir:
Yaptığım şey uzun vadede bana iyi geliyor mu?
Bazen dinlenmek gerçekten ihtiyaçtır. Bazen de küçük bir adım atmak bizi iyi hissettirebilir. Önemli olan kendimizi sürekli suçlamak yerine, ihtiyaçlarımızı daha net fark edebilmektir.
Yarım Kalan Şeyler de Hayatın Parçası
Bir kitabı yarım bırakmak bazen başarısızlık değildir. Bazen o kitabın size o dönemde hitap etmediğini fark etmektir. Mutfakta birkaç bulaşığın kalması da çoğu zaman bir eksiklik değil, gün içinde başka bir şeye zaman ayırdığınızın göstergesi olabilir.
Hayatın her alanında kusursuz olmaya çalıştığımızda aslında kendimize çok dar bir alan bırakırız. Sürekli kontrol etmeye çalıştığımız bir hayatın içinde rahatlamak da zorlaşır.
Oysa hayatın önemli bir kısmı planlanmamış anlardan oluşur. Bazen geciken planlar, yarım kalan işler ya da küçük aksaklıklar sandığımız kadar büyük problemler değildir.
Kendimize Biraz Alan Açmak
Zaman zaman kendimize şunu hatırlatmamız gerekiyor:
Hayat bir performans sahnesi değil.
Her gün her şeyi en iyi şekilde yapmak zorunda değiliz. Bazen bazı şeylerin yarım kalmasına izin vermek de sağlıklı bir seçim olabilir. Çünkü bizler kusursuz hayatlar yaşamak için değil, insan olarak yaşayabilmek için buradayız. Yorulan, bazen yetişemeyen, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen insanlar olarak…
Yeter ki şu önemli ama küçük farkı görebilelim: Kendimize gösterdiğimiz bu anlayış gerçekten ihtiyaçtan mı doğuyor, yoksa bizi geliştirecek şeylerden sürekli kaçmanın bir yolu mu oluyor?
Evet, dinlenmek ve kendine alan açmak iyileştiricidir; fakat bunu alışkanlık haline gelen bir kaçınmaya dönüştürmediğimiz sürece. Bu ayrımı fark edebildiğimizde hem kendimize daha şefkatli olabilir hem de hayatla bağımızı kaybetmeden ilerleyebiliriz.