Yaşanmışlığın Haritası

Yazar: Şaziye İNCELER

Aynanın karşısına geçtiğinde, parmak uçlarını yavaşça şakağından çenesine doğru indirdi. Eskiden dümdüz bir ipek gibi uzanan teninde şimdi bir hikâye kitabı gizliydi. Göz kenarlarındaki o ince çizgiler, “kaz ayakları” dedikleri şeyler; aslında onlarca yılın kahkahalarının tortusuydu. En çok da kızı ilk adımlarını atıp sevinçle güldüğünde, okul diplomasını aldığında, mutluluktan havaya uçtuğu en mutlu anlarında derinleşmişlerdi.

Her bir çizgi, yaşanmış bir duygunun mührü gibiydi:

Alnındaki yatay çizgiler, meraklarının, gayretinin ve hayretin izleriydi. Kaç kitapta şaşırmış, kaç gün batımına hayran kalmış, kaç zorlu sorunun cevabını ararken kaşlarını yukarı kaldırmıştı… Hepsi oradaydı.

Dudak kenarındaki kıvrımlar ise sadece yaşlılık değil, sabırdı. Bir dostunu teselli ederken bükülen dudakların, sessizce yutulan hüzünlerin ve her şeye rağmen her sabah takınılan o hafif gülümsemelerin emanetiydi.

Gözaltındaki gölgeler, uykusuz geçen şefkat gecelerinin, birinin iyileşmesini beklerken dökülen sessiz yaşlarının, sabah 4:30 da işe gitmelerin ve hayatın yorgunluğunu vakarla taşımanın nişanesiydi.

Cahit Sıtkı Tarancı ne güzel demiş:

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Aynadaki yansımasına bakarken önce içini çekti, sonra gülümsedi. O an fark etti ki yüzü, zamanın üzerine yazdığı bir şiirdi. Eğer bu çizgiler olmasaydı ne kadar sevdiğini ne kadar üzüldüğünü ve ne kadar “yaşadığını” dünya nereden bilecekti?

Kırışıklıklar birer kusur değil, ruhun bedene sığmayıp dışarı taşan hatıralarıydı. Elleriyle yüzünü hafifçe okşadı ve kendine fısıldadı: “Teşekkür ederim. Her bir anı için, her bir iz için…”

Aynadaki o derin sessizlikte, parmakları alnındaki en derin çizginin üzerinde durdu. Bu sadece bir kırışıklık değildi; yirmi yıl öncesinin karlı bir kış gecesiydi. Hastane koridorunda babasından gelecek iyi bir haberi beklerken kaşlarını çatıp saatlerce duvara baktığı o bitmek bilmeyen altı saatin iziydi. Acı, bedeni terk etse de kendine böyle bir yer açmıştı işte.

Hatıralar yüzünün her kıvrımında dallanıp budaklanmaya devam etti.

Sol göz kenarındaki o kesik çizgi, belki yıllar önce bir vedanın ardından bakarken rüzgârın gözlerini yakmasıyla oluşmuştu. O gün dökemediği gözyaşları, sanki o çizgide hapsolmuş, orada donup kalmıştı.

Çene hattındaki hafif sarkma, sadece yerçekimi değil, bir ömrün sorumluluğunu omuzlarında taşımanın ağırlığıydı. Çocuklarını uyuturken mırıldandığı ninnilerin, mutfakta tek başına dertleştiği akşamüstlerinin yorgun bir hatırasıydı.

Burnun iki yanındaki “Hüzün Parantezleri”, hayatın ona sunduğu acı tatlı sürprizleri kabullenirken yüzüne yerleşen o ağırbaşlı ifadeydi. “Bu da geçer” dediği her an, bu parantezler biraz daha belirginleşmişti.

Gözlerini kapatıp ellerini yüzünde gezdirdiğinde, artık pürüzsüz bir tenin değil, bir heykelin ruhuna dokunur gibi hissetti. Her pürüz, bir zaferdi. Hiç ağlamamış bir yüz ne kadar boş, hiç gülmemiş bir yüz ne kadar yabancıydı.

Dışarıdaki dünya “gençleşmeyi” ve “pürüzsüzlüğü” kutsarken, o kendi yüzündeki bu yaşayan müzeyi sevdiğini fark etti. Çünkü o çizgiler olmasa, kaybettiği sevdiklerinin gülüşlerini nerede saklayacaktı? Ya da kazandığı bilgeliği hangi aynada görecekti?

“Yüzüm,” diye düşündü, “kalbimin dışarıya sızmış halidir. Her bir çatlak, ışığın içeri girmesi için açılmış birer kapıdır.”

Gözlerini tekrar açtığında, aynadaki o yaşlı ama mağrur bakışla barışmıştı. Artık çizgilerini kapatmak değil; onları birer madalya gibi taşımak istiyordu. Çünkü bu yüz, sadece bir deri tabakası değil; binlerce hikâyenin, milyonlarca duygunun ve koskoca bir ömrün en dürüst şahidiydi.

 

 

 

 

 

 

Related posts

Kıyaslama

Kaktüs

Bilinmezliğe Giderken