Uzaktan trenin sesi duyuldu. Bilmem kaçıncı yolculuğunda, elinde rengi solmuş kahverengi basit bir kanvas çanta sallanıyordu. Trenin düdüğü, yaklaştıkça ölüm çanına benziyordu. Yıllardır duyduğu ses birdenbire acımasız bir hâl almış, üzerine çullanıyordu. İçi, trompetin sesiyle ıssız karlı bir dağda tipiye yakalanmış gibi uğulduyor, devam etme cesaretini kaybettiriyordu. Buradan geri dönemezdi. Biricik kızı, yanında kalması için defalarca yalvarmış yakarmış, Nuh demiş, peygamber dememişti. Birçok yolculuk yapmış, otellerde başka insanların evlerinde de kalmıştı. Ama bu başkaydı. Gözü gibi bakıp büyütmüş, her zaman üzerine titremiş, evlendikten sonra da sıkı bir dost olmuştu kızına. Bundan emindi. Bu yüzden, onunla kalamazdı. Bunca emekle kazanılmış saygıyı, şefkati, arkadaşlığı, yaşlılığın soğukluğuyla yaralamak istemiyordu. Yolculuğa alışkındı. Yaşamının üzerine konuşulacak kadarını yollarda geçirmişti.
Buharlı lokomotif tekerlerindeki metal kolların canhıraş devinimini bırakarak, İlber Bey’in önünde durdu. Kapılar açıldı. İstasyonda sesler çoğaldı. Trenden bavullarını çeke çeke inenler ve trene binenler, ailesine, sevdiğine kavuşanlar, onlarla vedalaşanlar. Bir de İlber Bey gibi sadece bu hayhuyu seyredenler. İlber Bey kızıyla öncesinde vedalaşmış, trene bineceği günü söylememişti. Kolay olsun istiyordu. “Görüşmek üzere!” diyemeyeceğin bir veda gürültüsüz olmalıydı ona göre.
Trenin önündeki curcuna devam ediyordu. Kondüktör trenin önünde boydan boya hızlı hızlı dolaşıyor, acele etmeleri için her yolcuya bir şey söylüyor, durup durup birbirine kavuşan kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. İlber Bey trene bindi. Kemikli titrek elleriyle çantasını yukarıya koydu. Seksen üç olmuştu. Yaşına rağmen dinçti. Uzun boyu, temiz giyimiyle hâlâ yakışıklı sayılırdı. Tekli koltuğuna oturdu. Yolculuklarında arkadaşı yoksa tekli koltuk seçerdi. Yalnız kalıp bir adım geri çekilerek olup biteni seyreder, onlarca hikâye izler, sonra yola dalardı. Yollarda da birçok hikâye vardı izlemek için.
Bu defa tekli seçmesinin sebebi eşiydi. Onunla baş başa olmak istemişti. Kaybedeli altı ay olmuştu. O olsaydı bu yolculuğu yapmayacaktı. Onun hatıralarıyla dolu bir evde uzayan zaman tutup bir de kalbinin iki ucundan çekiştiriyordu. Doktor kalp krizi geçirdiğini ikincisi için dikkatli olmasını söylemişti ama yaşlı adam bunu kendisine zamanın yaptığını düşünüyordu. Zaman, en büyük düşmanı olmuştu. Eşiyle arasına girmiş, tam orada donup kalmıştı. Bunu fark ettiğinde gitmeye karar vermişti. Huzur evinde, eşine kavuşana kadar huzur arayacaktı.