Bir İstanbul Kitabı:1890’larda İstanbul

 

Tahlildar Hakan Cücücnel

1890’larda İstanbul – Francis Marion Crawford

1890’lı yıllarda İstanbul nasıl bir yerdi? Crawford yazdığı anılarında bunu anlatıyor. Türk edebiyatına aşina olanlar eski İstanbul sahnelerini Tanpınar’da bulurlar. Onun anlattığı İstanbul gizemli, sessiz ve derindir. İstanbul’u görüp de bu şehre tutkun olmayacak edebiyatçı elbette bulunamaz. Tanpınar’ın İstanbul’u şiirseldir.

Peyami Safa da eşsiz üslubuyla İstanbul’dan her fırsatta söz açar. Onun İstanbul’u Fatih-Harbiye romanında tezatların şehridir. Yazar bu tezatlara Doğu-Batı çatışmasından bakar. Ve doğal olarak Doğu’yu yüceltir, büyütür ve över, özlemi doğudur. Peyami Safa diğer romanlarında da “Batılılaşma” paradigmasının yanlışlığını bazen abartıya kaçarak ve bu paradigmanın öncesini idealize ederek anlatır.

Romanda İstanbul, belki de en ayrıntılı haliyle, en canlı ve boyutlu sahneleriyle Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” romanında yer bulur. Bu defa İstanbul, bir şehirden çok kötü bir siyasetçi, yanılgılar içindeki bir yarım aydın gibidir. Çökmekte ve çürümektedir. Artık ne bir Türk şehri ne de millidir. İstanbul, bu romanda neredeyse Tevfik Fikret’in “Sis” şiirindeki kadar çirkindir. Yahya Kemal’in İstanbul’u masalsı, büyülü ve bazen gerçeküstüdür.

Türk Edebiyatında İstanbul’a değinen, sataşan veya onu öven sayısız metin vardır. Ancak bir yabancı olan Crawford’un İstanbul şehrine bakışı, ilginç biçimde bu romanlarda anlatılanlara yakındır.

Kitabın başında Crawford 1204 yılında Haçlıların İstanbul’a tarihte görülmedik büyük zararlar verdiğini söyler. Ancak o, şehirden Konstantiniye olarak söz eder. Yazar şehrin Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgesi ile gayri-Müslimlerin yoğun olduğu bölümlerini iki ayrı dünya gibi anlatmış. Anılarının bazı bölümlerinde yazarın kendisi de İstanbul’un büyüsüne kapılmış gibidir.

Crawford, yazdıklarında “Dünyanın hiç bir kentinde bu kadar çok sayıda millet, bu kadar uzun zamandır barış ve huzur içinde yaşayamaz” der. Aslında Türk idaresindeki bütün topraklar için bu durum geçerlidir. Yavuz’un Kudüs dâhil neredeyse bütün Ortadoğu’yu idaresi altına aldığı 1518 yılından 1900’lü yıllara kadar bu coğrafyada üç büyük din, sayısız millet ve yine sayısız etnik topluluk bir arada ve barış içinde yaşamışlardır. Yazar, İstanbul’dan sonra o bölgelere de gitmiş olsaydı aynı ayrıntı dikkatini çekecekti büyük olasılıkla ve bu durumdan yine aynı hayranlıkla bahsedecekti.

Yazar İstanbul’un pek çok semtini gezer, esnaf içinde dolaşır. Her milletten esnafla sohbet eder. İstanbul’da 1890’larda Türk nüfusun neredeyse azınlık kaldığını ekler. Aslında bu durum da pek çok büyük şehirde neredeyse böyledir. Türkler bitmeyen savaşlarda, uzun askerlik sürelerinde üretimden kopmuş maddi olarak zayıflamış ve adeta kendi kanlarıyla kurdukları bu ülkede azınlık konumuna düşmüşlerdir.

İlginç bir tespit yapar: “Eğer bir şey satın alacaksanız Türk esnaflardan alın. Çünkü Ermeniler, Rumlar ve Acemler sizi her şekilde kandırırlar. Türkler ise kendileri zarar edecek bile olsalar sizi zarara sokmazlar.” der ve ekler: “Türkler genel olarak iyi niyetli insanlardır. Bu esnaf grubu Türkleri de sömürerek ve kandırarak sürekli olarak zenginleşmektedir.” Bu tespit doğrudur. Osmanlı coğrafyasında bütün sıkıntıyı, zorluğu ve acıyı Türkler yaşarken diğer topluluklar ticaret ve esnaflıkla gelişmiş, zenginleşmiştir. Türkler genellikle basit ve kaba işleri yaparken, sanat ve zanaat erbabı genellikle Türk olmayanlardır. Büyük şehirlerde kuyumculuk da dâhil olmak üzere doktorluk, avukatlık gibi beyaz yaka meslekler Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin elindedir. En güzel semtlerde ve en güzel evlerde onlar oturur. Çünkü sermaye birikimi yapabilmişlerdir. Bu durum sanatın her alanında izlenebilir.

Yazar, Türklerin sosyal hayatından söz ederken “Türkler, öğlen saatlerinde dışarıda bir şeyler yeseler de onlar için asıl yemek akşam yemeğidir. Akşam yemeği Türkler için özel ve kutsaldır ve aksatmazlar” der. Mezarlıkları, çarşıları, camileri gezer ve izlenimleri çok canlı sahnelerle aktarır. Türkleri, Avrupalıların zannettiği gibi çok eşli olmadıklarını, aile hayatına çok önem verdiklerini de ekler. İstanbul sokaklarında o yıllarda dolaşan şerbetçiler ve onların tertemiz giyinişleri, iştah kabartan sokak yemeklerinden de söz eder. Bunlar genellikle kebapçılardır. Dilenciler, kedi ve köpekleri besleyen ciğerciler, dondurmacılar, soğuk su satanlardan da söz eden yazar, çok canlı İstanbul manzaraları betimler.

Bu konuda yazılmış pek çok anı veya gezi notlarında ilginç ortak noktalar vardır. Hepsinde Türklerin temiz giyindikleri, güzel koktukları, aile hayatına önem verdikleri vurgulanır. İstanbul, İzmir ve Bursa gibi büyük şehirlerde bir süre bulunan yabancıların dikkatini çeken bir diğer özellik de Türklerin çiçeklere olan ilgisidir. Evlerin pencerelerinin önünde saksıda çiçek yetiştirmek Avrupalılara garip gelmiştir. Türklerin çok renkli giyindikleri, şiire, müziğe ve sanata yatkınlıkları, dürüst olmaları gezginlerin çoğunun vurguladığı ortak noktalardır.

Türk misafirperverliği de gezginlerin anlatılarında her zaman yer bulur. Yazar bu durumu “Türkiye’de akşam yemeğine gitmek demek, geceyi de orada geçirmek demektir. Ev sahibinin misafire yatak, terlik ve gecelik sağlaması da gelenektir.” (s.52) biçiminde ifade eder.

İstanbul’a gelen her Avrupalı, günün birinde Türklerin bir zamanlar geldikleri Asya bozkırlarına geri dönecekleri günlerin hayallerini de kurar. Onların toplumsal bilinçaltlarında bu özlem hep olagelmiştir. Yazar da günün birinde Türkler geldikleri orta Asya’ya dönseler bile İstanbul’da onlardan kalacak olan silinmez izlerin olacağını söyler.

 

Related posts

Geleyim Sana

Gölgesiyle Konuşan Genç 2. Bölüm

Mış Gibi