Yazar Ahmet İnci
Eyüp Sultan Camii’nin avlusuna girdiğimde taşların arasında yüzyılların nefesi, dolaşıyordu. Gökyüzüne uzanan dallar, sessiz bir zikir hâlindeydi. Namazı kılıp dışarı çıktım. Avlunun bir köşesinde insanlar, yaşlı bir ağacın etrafında toplanmıştı. Eller semaya kalkmış, dudaklar dua ediyordu. Merakla yaklaştım, aralarına karıştım. Ben de ellerimi kaldırdım. O an içimden geçti:
“Acaba Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, bu ağacın altındaydı da biz onun gölgesinde mi duruyoruz?” Sonuçta, bir türbe sadece taşla değil, bazen bir gölgeyle, bazen bir nefesle çevrilir. İsviçre’de büyüdüm ben. Dua mekânı elbette var; kiliseler, sessiz salonlar, azizlerin adandığı köşeler… Ama ben o dünyanın içinde büyümedim. Kilise benim için bir yapıydı, bir kültür değil. Burada ise toprakla dua arasında bir sıcaklık var. İnsan gökyüzüne değil, önce toprağa kök salıyor. Tam o sırada arkamdan bir ses geldi:
“Ne yapıyorsun, burada birader?” Gülümsedim.
“Dua ediyorum,” dedim. Birader güldü:
“Yahu, seni tek başına bıraktık, Yahudiler gibi oraya buraya tapıyorsun!” Ben de gülümseyip dedim:
“Ne yapalım? Ben Hz. Âdem’in çocuğuyum. O da bir ağaca yaklaştı diye cennetten kovuldu. Bizim kaderimizde hep bir ağaç var; yasakla, merakla, dua ile…” Rüzgâr esti, ağacın yaprakları titredi. Belki de türbeler taş duvarlar arasında değil, bu ağacın köklerinde gizliydi. Belki de her insanın içinde bir türbe vardı. Biri geçmişe, biri özleme, biri de Allah’a açılan kapı. Başımı kaldırdım, gökyüzü yaprakların arasından ışık ışık sızıyordu. O an anladım:
Ağaçlar sadece kök salmak için değil, dua etmek için de göğe uzanıyormuş.
1 Comment
Yüreğinize sağlık