Ayrılık Öldü Güpegündüz.
Ayrılık öldü güpegündüz. Kalbimin tam orta yerinde.
Faili belli
Bir kahraman gibi karşılandı katil.
Karanlıklar ülkesinde Son asrıydı burada.
Hükmü bitti.
Tüm lambaları yaktım.
Aydınlığa kapıları sonuna kadar açtım. Kavuşmak uyuşturdu kollarımızı,
Sımsıkı sarılmayı özleyen bizi.
Bitmesin diye umut ediyorum. Ellerimi başımın üstünde birleştirdim,
Gözlerimi ayırmadan seni izliyorum.
Gülümsüyorum.
Gençlik yıllarında her özgürlüğe hasret duyan genç gibi kendini abuk sabuk durumlara düşürmüştü. Alkol sorunu vardı, durduramıyordu. Hatta bu yüzden birkaç kere karakol bile görmüştü.
Ya sonra?
Onu görünce gündüzü yaşıyormuş gibi o kadar mutluyum ki mutluluğu, mutluluk gözyaşlarımla bile kötülemek istemem. Böyle zamanlarda gözlerimi ayırmadan bakıyorum ona. Ben kimim, boş verin. O kim mi? Minicik kuş, o benim kız kardeşim. Çok özlemişim. Ne zaman huzuru arasam illa evvelinde onu da arardım.
“Abim, ben üşüdüm.” “Gel kızım.”
“Abi, ev soğuk. Ne olur geleyim?” “Gel dedim ya kızım.”
Sonra… Odamın küçüklüğünden doğan buz gibi ortamından bile daha küçük olan erkek kardeşim de kıskanır hemen. Aramızda yaş farkı var. Evet, evet… Onlar, ikinci annem öldükten sonra babamın evlendiği eşinden. Biz diğer kardeşler, birbirimize çok yakın olduğumuz için son üç kardeşimiz bize hediye gibi gelmişti. Yaşlarımız yakındı, daha çok arkadaş gibiydik. “Abla, abi” dediğimize bakmayın, hâlâ da arkadaşız.
Bu yeni gelen hediye nedir artık?
Evet, evet, Nuran… Lisede dallanıp üniversitede budaklanan bir hırçınlıkla devam eder giderdi hayatı. Birkaç arkadaşa takılmış, onlarla çetecilik oyunları oynamış; birkaç uyarı ve uzaklaştırmayla zar zor liseyi bitirmişti. Sonrasında üniversite kazanmış. Üniversite! Ne mi oldu peki? Başarısız eğitim yılları, uzatılan okul, serserilik… O benim minik, erkek olsaydı en azından “Bir şeyler yaptım, yine de düzelmedi.” derdim. Ama maalesef erkek değildi ve dayak atmak herhalde daha çok yaralardı. Uyarılar, kızgın bakışlar, cezalar ve sonucu olmayan çabalamalar…
Ne olmuştu peki? Bir gün saçma bir kuyrukta, yerine geçen bir kadınla tartışmaya başladı. Kadın da biraz yürekliydi. “Kızım, senin yaşın kaç?” deyip ağzının üstüne tokadı patlatmıştı. Ne oldu, hiçbir haklı gerekçesi olmadan serseriliğe özenen güzel kız kardeşim? Tokadın acısını hiç beklenmedik bir anda, hiç beklenmedik bir şey yaparak çıkardı. Çantasındaki ufak çakıyı çıkarıp önce kadının bacağına sokmaya çalıştı. Kalın kumaştan dolayı girmeyince vücudunun üstüne…
“Yaralıyım.” Derken de eline saplamıştı. Adam yaralama: 2 yıl, 4 ay. Hakkâri’ye sürgün, toplumun huzuruna zarar verme suçlaması… Sonrasında telefonlar, gözyaşları, adliye kapılarında sürünme, nezarette bekleme, akrabalara dert anlatma, geceler boyu kara kara düşünme. Hepsinin sebebiyse o pis kokulu hücreye girmek için beklenemeyen tuvalet sırası… Hayatının tam da en güzel çağında, en güzel zamanlarını mahvetti. Tabii cezası var, suçu var, çekecek. Uçak paraları, yol paraları, vakit kaybı da bunlara eklenecek. En kötüsü de ne biliyor musunuz? En çok yaralayan… “Pişmanım.” de be! Allah’ın cezası, bir gün de “Pişmanım.” de! “Öyle saçmaladım.” de! Bir tokat attıysa bir tokat da ben atardım, ödeşirdik. Hatta iki tokat da ben atardım, saçından biraz sürüklerdim gerekirse yerde. Sonra kalkar hayatıma bakardım. Bıçaklamak ne demek? Kendinle beraber bizi de hapis etmek, sıradan hayatlarımızı mutsuzlukla, umutsuzlukla bekletmek…
Neyse… Kötü günler geride kaldı. Senin için iyi planlarım var. Sabıkan silinsin, güzel bir iş buluruz sana. Sen geliyorsun diye eski odandaki mobilyaları değiştirdim. Sevdiğin oyuncak ayını başucuna koydum, belki canın sıkılır da odada bakarsın diye. İkinci el olsa da markalı, güzel bir televizyonu duvarına monte ettirdim. Telefonun da hazır. Hattın da hazır. Bakacağım; hangi arkadaşlarla, nasıl konuşuyorsun? Almaya ben gidemedim. Yakın zamanda dizimde menüsküs çıktı, birkaç zamandır hareket edemiyorum. Diğer kardeşlerim gittiler. Birazdan gelirler. Beklerken duyduğum bu ikinci veya üçüncü… Kapının önünde duran arabanın motor sesi… Her defasında “O.” diye seviniyorum. Ama ya hareket edip gidiyorlar ya da başkası geliyor. Bu üçüncüsü… Yine de ben heyecanlanmaya, beklemeye devam ediyorum. Sabitlenmiş ayağımla, televizyonun karşısında kanalları zıplarken onu bekliyorum. Kapı açıldı. Yavaşça içeri girdi. En önde o. Zaten ilk onu görmek isterim. Çok özlemişim. Acaba?
Düşünmeye bile gerek kalmadan geldi, boynuma sarıldı. Deli deli bakmıyor artık. İçimde değişik bir his var sanki. Güzel bir şeyler. Evet, evet, güzel şeyler olmaya başladı. Zaten tam karşımda. Burada Nuran. Söze nasıl başlayacağımı bilemedim. O benden önce başladı: “Abi, çok özlemişim. Hepinizi çok özlemişim. Duydum, odamı değiştirmişsiniz, yatağımı kurmuşsunuz tekrar. Odada kız kardeşlerimle kalabileceğim… O kadar mutuyum ki!” Araya girmek istedim. “Yok, yok abi, bir şey söyleme. Şu anda ne söylesen, korkuyorum acı bir şey söylersin diye. Fikrimi söylüyorum sana. Üniversiteye döneceğim. Ama aynı üniversite değil. Sevdiğim bir bölümü seçeceğim. Okuyacağım. Ben akıllandım, bundan sonra… Anladım. İçeride de gördüm. Benim gibi çoğu arkadaş kurbanı olmuşlar. Genellikle içindeki kötülüğü körükleyen, açığa çıkartan insanlarla beraber olmuşlar. Ben akıllandım, vallahi! Dibinizden ayrılmam. Okulumu da okurum. Ama evlenmek için acele ettirmeyin beni. Ben önce insan olmak istiyorum. Önce kendimi bulup güçlü olmak… Sonra evlenmek. Çünkü öyle demişsin ‘Kısa sürede evlendirmek lazım, başıboş bırakılmaz.’ diye. Sen beni zorlama. Ben yolumu bulacağım. Bırak önce bir okulumu bitireyim, kendi paramı kazanayım. Yok, evlenmem demiyorum. Yarın seversem, yarın evlenirim. Ama sevmeden evlenmek istemem. Tamam mı abi? Yaptığın güzel şeyleri bozma. Beni istemediğim bir şeye mecbur bırakma. Beni izle. Ben değiştim artık. Namaz da kıldım içeride, kılmaya da devam edeceğim. Kendimi buldum abi. Öyle çekmecelerim vardı ki… Her çekmeceyi açtığımda abuk sabuk şeyler çıkardı. Ama hiç bakıp kurcalamadığım bir çekmecede kendimi buldum abi! Orada neler vardı, neler…Annemle babamın bana söyledikleri… Ve sen…Bizi götürdüğün o hafta sonları… Adalar’daki deniz… Hiç unutmadım.” Bir an durdu. Sonra bana baktı, gülerek “Şu saçma suratın var ya abi, hiç değişmemişsin! Ya abi, öyle bakma bana! Bu burun ne ya? Suratına fazla değil mi?” Tam o sırada yapıştığım gibi çaktım onu koltuğun üzerine. “Sen ne diyorsun kız? Güreşmeye başladık!” Gülüştük. Ve ben… Ellerimi başımın arkasına bağladım. Gözlerimde yıldızlar parlarken ağlamadığım sanılan gözyaşlarımı sevinçten içime içime dökmeye devam ettim. Artık hiçbir endişem kalmamıştı. Nuran döndü. Benim en küçük kız kardeşim. En küçük…
Benim kız kardeşim.