Aysu Ve Gölgeler

Bike S.Demirkız

Bir sabah, kadim dönemlerden bir haritayı incelerken dikkatinden kaçmış bir işaret fark etti. Haritanın köşesine kırmızı mürekkeple çizilmiş daire, içinde tuhaf bir kelime içeriyordu: “THYMOS”. Bu kelime ne Latinceydi ne de bildiği başka bir dile aitti ama içini ürperten bir tanıdıklık barındırıyordu.

Aysu, haritayı yanına alıp avucunun içi gibi bildiği vadinin içine doğru yürümeye başladı.

Vadinin o bildik sessizliği, zamanla yerini zihnindeki uğultuya bırakmıştı. Bastığı taşlar geçmişin yankısı gibiydi. Çocukluğunda büyükannesinin anlattığı “atalar zamanı” masalları, zihninde dönmeye başlamıştı. Güneş yavaşça batarken, haritada işaretlenmiş kayanın önüne ulaşmıştı. Üzerindeki tozları temizleyince kayaya oyulmuş bir sembol beliriverdi. İstemsizce elini üzerinde gezdirdi.

Sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi, kaya aniden hafifçe sarsıldı ve bir anda önünde bir geçit açıldı. Aysu, ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra, derin bir nefes alıp tedirginlikle içeri adımını attı. Geçit karanlıktı ama sanki görünmeyen bir güç ona yol gösteriyordu. Derinlere indikçe duvarlardaki semboller artmıştı sanki. Daha önce hiçbirini görmediği halde hepsini tanıdığını hissediyordu.

Bir anda attığı son adımla beraber, altındaki zemin çöküverdi. Aysu, çığlık çığlığa karanlık bir boşluğa düşmekteydi.

Gözlerini açtığında, geniş bir taş mekânın ortasında yerde yatıyordu. Doğrulup kendini kontrol ettikten sonra bulunduğu yeri incelemeye başladı.  Ortasında dairesel bir platform, duvarlarında ise insan formuna benzeyen ama yüzleri olmayan varlık figürleri vardı. Girişin üzerinde bilmediği bir dilde ama her nasılsa okuyabildiği bir metin yazılıydı:

“Kim ki içini hatırlarsa, dış kapılardan kurtulur.”

Aysu platforma adım attığı anda, mağaranın içinde yankılar çoğalmıştı. Kendi iç sesiydi bu ama farklı bir tonda, farklı bir bilgeliğin içinden gelen bir versiyonuydu sanki:

“Sen unutanlardansın, aynı zamanda seçilmişlerden.”

Vizyon içinde kendi hayatının kesitlerini görmeye başladı: Terk edilişleri, yalnız geceleri, içine attığı öfkeleri, bastırdığı hayalleri… Fakat her görüntünün ardında başka bir katman açılıyordu. Bir başka hayatta bir şaman olmuştu; bir diğerinde bir yazıcı, bir bilgeliğin taşıyıcısı…

Her biri fısıldadı:

“Bu hayatı sen seçtin. Her acıyı, her kaybı… büyümek, hatırlamak, uyanmak için.”

Bu fark ediş, Aysu’nun içini yakıp geçerken gözlerinden yaşlar süzüldü. Ancak bu gözyaşları acıya değil, anlamın taşmasına aitti. İçindeki yükler tek tek kalkmaktaydı.

Ve aslında orada yalnız olmadığını hissetti.

Ortamdaki figürler yavaşça canlanmaya başlamıştı. Ne insandılar ne melek; zamanın dışından gelen bilinçlerdi. Aysu’nun ruhuna dokunarak konuştular:

“Biz THYMOS’uz. ‘Yükselmiş Öğretmenler’in kolektifi. Hatırlamak seni özgürleştirecek.”

O anda Aysu’nun içindeki tüm korkular, sınırlamalar, karmalar ve dünyevi yükler silinip gitti. O, sadece adı olan bir beden değil; evrenin bir parçası, sonsuzluğun bir yankısı olduğunu hatırlamıştı.

Aniden mağara ışığa boğuldu.

***

Birden kendini yeniden verandasında, taş evinin önünde buldu. Sabah güneşi vadinin üzerine yavaşça doğuyordu. Şimdi artık her şey farklıydı. Aynı manzara, farklı bir gözle görünüyordu.

Avuçlarında tuttuğu parşömene baktı. Orada tek bir kelime yazılıydı:

“SEN”

Bu, onun uyanışıydı. Artık hayatını kurban bilinciyle değil, yaratıcı bir bilinçle yaşayacaktı.

Her zorluk, bir seçimdi.

Her yara, bir anahtar.

Her soru, bir kapıydı.

Dünyada bulunmasının amacını hatırlamış, asıl görevinin bilincine varmıştı.

O, insanlığı yeni boyuta taşıyacak ışık savaşçılarından biriydi.

Gökyüzüne baktı. Bulutların arasında belirsiz bir yüz belirdi.

Ona gülümsedi.

Ve kayboldu.

Aysu, usulca fısıldadı:

“Teşekkür ederim.”…

Related posts

Modern Sinemanın Parçalanmış Hafızası – Tarantino

Enok’un Kitabı ve Türk Mitolojisi Kadim Bilgeliğin İzinde

Türk Edebiyatında Dil Politikalarının Etkisi