Yazar Birsen Acar
birsenykp@gmail.com
Kutunun içinde bir kutu … Kilidi, anahtarı yok, ihtiyaç da yok. İzler, onu Günizi’ ne götürdü.
Şehrin görmüş geçirmiş; kıyısı olmasa da denizle içli dışlı; az çocuklu, çok ihtiyarlı; taş kaldırımlarında, her ağaç gölgesinin serinliğinde, memleket meselelerinin hararetiyle hop oturup hop kalkılan esnaf taburelerinin yol kestiği; kedileri semiz, köpekleri ağırbaşlı; biraz yosun, biraz balık, közde kahve, en çok da mevsim çiçekleri kokulu bu semtinin sarp yokuşlarını kan ter içinde arşınlayıp ahşap çerçeveli pencerelerden duvar çatlaklarını saklama telaşıyla dallanan budaklanan bol saksılı cumbaları, balkonları ve çınar ağacının gölgelediği merdivenleri inmekten sıkılınca son basamağı es geçip su birikintilerine bata çıka Günizi Kafe’nin önüne atmıştı kendini o gün.
Bir sığınağa ihtiyacı vardı, sıcak bir yuvaya, bu çatının altına. Artık rüyasında bile buradaydı. Çok tuhaftı, son rüyası. Güneş Abla, bir kutu uzatıyordu ona. Özel bir kutu. Ahit sandığı mıydı, Pandora’nın kutusu mu? İşte o kadar önemliydi.
Ne beyaz ferforje sandalyenin üzerinde miyavlayan Luna’nın selamını aldı ne üst katı sarım sarım sarmalayan sarmaşıklara ne de bej duvarları ele geçirmekle yetinmeyip indigo mavi çerçeveli, büyük camlı giriş kapısının üzerine abanan yayılmacı pembe begonvillere selam verdi. İçeri girmek için acelesi var gibiydi. Ardından kapının küçük çanları, birbirine vurdu. Özdemir Erdoğan’ın dingin, doygun, yumuşak sesi karşıladı onu. “Aç kapıyı, gir içeri…” Bu denk gelişi fark edecek hâlde değildi. Kafenin buğulu, sıcak, bergamot ve anne kurabiyesi kokulu, nefesi bulduğu aralıktan dışarı çıkarken sohbet meraklısı, beyaz örtülü, yuvarlak masalardan birine bıraktı bedenini. Çantası fırlamanın etkisiyle vazoyu ve içindekileri şöyle bir sallayınca güller, başlarını ona çevirdiler.
“Hoş geldiniz kızım!” dedi mutfaktan telaşla çıkan kadın. Ellerini bir havluyla kuruladıktan sonra, güzel başını çevreleyen sarı boyalı saçlarının topuzunu çözüp yeniden yaptı. Endişeli bir gülümsemeyle misafirinin yanına gitti.
“Ne güzel ‘kızım’ diyorsun Güneş Abla. Bile bile mi diyorsun, hiçbir zaman annemin kızı olamadığımı? Olsun sen de olur mu? Hoşuma gidiyor. “
Güneş Hanım, genç kadının gece karası gözlerinden akanları gördüğü gibi içinden sökülüp dökülmeyi bekleyenleri de fark etmişti. Yalnız bırakmak istedi onu.
“Saat epey olmuş. Çay vaktimiz geldi de geçiyor. En sevdiğiniz kurabiyelerden ayırdım, bol fındıklı. Hemen getiriyorum. “
“Güneş Abla gitme!’’ diyebildi titreyen dudaklar. Tecrübeli anne hiçbir söz etmeksizin oturdu karşısına. Konuşacağını biliyordu, acele etmedi. Her gün aynı saatlerde kafeye gelen müdavimlerden olduğundan yeterince tanıma fırsatı bulmuştu genç kadını. Bugün hariç, yalnız olduğunu görmemişti. Arkadaşlarını da buraya sık sık getirir, yedirir, içirir, hesabı kimselere ödetmezdi. Başarılı, etkileyici, güzel gözlü genç kadın. Güneş Hanım, bazen çevresindekilerin onu kullandığını düşünürdü. Neşesinin arkasında sanki başka biri saklıydı, hep bir hüzün gölgelerdi gülen gözlerini, sezmişti. Şimdi bir infilakın eşiğindeydi yavrucak. Ve işte patladı. Aralıksız, hıçkıra hıçkıra, etrafındaki yabancıların bakışlarına aldırmadan boşalttı içindekileri.
“Güneş Abla, sen olsan ne yapardın, seni hiç sevmemiş, kucaklamamış, bir kere bile ‘kızım’ dememiş, sana muhtaç olduğunda ancak aklına geldiğin bir annenin yanına gider miydin? Bir anne evladına “kızım” diyemez mi? Konunun komşunun çocuklarına, arkadaşlarıma derdi, onlara özenirdim. Bir keresinde benimle konuşurken ağzından kaçtı o yasak kelime, nasıl geri alacağını bilemedi. Ölmüş çocuğuna aşık o. Ben rahmine düşünce hastalanmış çocuğu. Öldüğünde ben doğmuşum. Lanet gibi bir şeyim yani. Bakmış zoraki, sevememiş beni. Sevmeye layık görememiş. Küçükken annemin yüzüne bakar, beni sevdiğine dair bir emare arardım. Bulsam, diğer çocuklar gibi kucağına atlayacaktım, sarıp sarmalardı belki. Yok, çatık kaşları, büzülmüş dudakları, “Boşuna yorulma, istemiyorum seni!’’ derdi. Bakışları hep karanlıktı, gözleri ışıksız. Bu yüzden sarmaşıkları sever oldum ben. Sarmayı, sevmeyi, koruyup kollamayı bilir onlar. Yıllarım bir ölünün yerini doldurmaya çalışmakla geçti. Adım bile bir ölüye ait, abla. Ben diye biri yok. Annem beni onaylasın, takdir etsin, bana gülümsesin istedim. Başaramadım. O alkışlamayınca, başkalarının alkışlarını alıp alamamama göre değer biçtim kendime. Ödün verdim durdum, benliğimden. Görünür olmak için mecburdum buna. Kendimi suçladım hep. “Ben doğmasaydım, o ölmezdi.” diye. Annemin içindeki boşluğu hiç dolduramadım. Tersine o boşluk benim Güneş Abla. “
Güneş Hanım, bulutlu gözlerle dinledi onu. Sakince konuştu sonra.
“Güzel gözlü kızım! Sevgi dedin, şefkat dedin, kucak dedin. Bu kelimelerin yanına en yakışanı, anneyi koyamadın. Benimle konuştuğun gibi konuşabilsen onunla belki de bambaşka bir anne göreceksin. At üzerinden bütün ağırlıklarını. Yüzleş annenle. Hastalık insanı yumuşatır kızım. Annene şans ver. İkinci şansı en çok anneler hak eder, unutma. Hiçbir şey değişmezse sen hafiflersin. Bu yük gittikçe ağırlaşır kızım. Hasta bir annenin evladını görmek istemesinden daha doğal ne var? Haydi git! Konuş onunla.”
Çok düşündü bu sözleri genç kadın. Gece uyku girmedi gözüne. O kadar uzaktı ki annesi, bağırsa da sesini duyuramaz, koşsa da yanına yaklaşamaz sanıyordu. Yine de gitti ona, çok uzaktaki bir yıldıza dokunmak gibiydi bu gidiş. Boşlukta tutunacak bir şey bulmuştu. Yıldız tozuna bulandı elleri, her yeri. Parladı.
“Anne” dedi küçük Güneş. “Anneannemin hatıra kutusunu bir daha açalım mı? Çok seviyorum ben onu. Hadi anlat anne, bu neydi?
“Bak, bu benim ilk çıkan bebek saçımdan, pembe kurdele takmış ananen. Bu da ilk patiklerim, ananen örmüş. Çok güzel değil mi? Burada, tarihler yazıyor. İlk dişimi dört aylıkken çıkarmışım. İlk kelimem “mama” dokuz aylıkken yürümüşüm, çok erken!’’
“Ben ne zaman yürüdüm peki?’’
“İşte senin notların da bu kutuda. Bakalım, günü gününe yazmıştım. Dokuz ay yirmi iki gün. Şu fotoğrafta üç aylıkmışsın. Günizi Kafe’deyiz. Güneş Teyzen de var. Çok tatlısın bak.”
“Ananemin hatıra kutusu daha güzel.’
“Nedenmiş bakalım?”
“Ananem olsaydı bana da çizerdi bu sarmaşıklardan. Ben bunları niye çizdiğini biliyorum.”
Biraz bekledi, merak uyandırmak istedi çocuk.
“Çünkü sen en çok sarmaşık seversin.’’
“Kızımdan sonra.” dedi anne.
Annesine sıkı sıkı sarıldı, Güneş.
3 Comment
“Ben En Çok Sarmaşık Severim” .. Ben de bu hikayeyi çok sevdim…o kadar akıcı bir anlatım olmuş ki tebrik ederim… Hemencecik bitti buna üzüldüm..Film tadında bir yazı okudum… Başarılar dilerim..
Birsen Hanım’ın kaleminden yine güzel, kalplere dokunan, kendimizle yüzleştiren harika bir yazı. Daha çok görmek istiyoruz burada yazılarını. Sevgiler
Emeğinize kaleminize sağlık ❣️📝💻