Boşluğu Tarayan Tarak

Yazar Muhammed Can BULUT

Yıllardır aynı komodinin üzerinde toz pembe bir örtünün köşesinde beklerim. Eskiden dişlerimin arasından şelale gibi akan o gür, kestane rengi saçların kokusunu taşırdım. Şimdi ise sadece soğuk plastiğim ve üzerime sinmiş ağır, ilaç kokulu bir sessizlik var.

Güneş, perdenin aralığından sızıp odanın içindeki toz zerrelerini dans ettirirken beni eline aldı. Elleri… Eskiden piyano çalan o parmaklar şimdi birer kâğıt kadar ince ve titrek. Beni tutarken zorlanıyor ama bırakmıyor.  Gözlerinde ufka bakan bir gemicinin o hüzünlü kararlılığı var. Aynanın karşısına geçtik. Yorgun yüzüne baktı, sonra bana…

Eskiden bu ayna karşısında dakikalarca şakalaşır, beni en karmaşık düğümlerin arasından bir kahraman gibi geçirirdi. O zamanlar zaman boldu; saçlarını örmek için, kurutmak için, rüzgârda dağılmasına izin vermek için koca bir ömür vardı önümüzde. Şimdi ise anladım ki insan saçlarını kaybedince aslında zamanı da kaybediyormuş. Dökülen her tel takvimden kopan bir yaprak gibiymiş meğer. O gür kestane bukleler varken zaman akıp giden coşkun bir nehir gibiydi, şimdi ise kurumuş bir yatakta kalan son birkaç damla su gibi. Başının üzerinde artık ne o ipeksi teller var ne de o eski, geniş zamanlar. Sadece beyaz, pürüzsüz ve fazlasıyla sessiz bir boşluk. Yine de beni o boşluğun üzerinde gezdirmeye başladı. Dişlerim derisine değdiğinde hissettiğim o soğuk ürperti canımı yaktı. Ben olmayan saçları tarıyordum, o ise avuçlarından kayıp giden yılları bir araya getirmeye çalışıyordu. İlk turda lisedeki mezuniyet balosunu taradık, hani o saçını ilk kez topuz yaptığında heyecandan beni elinden düşürdüğü gün. O zamanlar zamanın bir sonu olduğunu düşünmezdik bile. İkinci turda yağmurlu bir akşamda eve sırılsıklam gelişini hatırladık, birbirine dolaşmış ıslak telleri sabırla açışımızı… O akşam saçlarından süzülen su damlaları, şimdi gözlerinden süzülenlerle aynı berraklıktaydı ama o zamanlar kurumak için vaktimiz vardı. Üçüncü turda kemoterapinin başladığı o ilk sabahı andık. Dişlerimin arasında kalan ilk büyük tutamı gördüğünde dünyasının nasıl sarsıldığını… O gün sadece saçlarını değil, “gelecek” dediği o koca dağı da yitirdiğini, zamanın ellerinden bir kum tanesi gibi kaydığını anlamıştı.

Beni derisine hafifçe bastırarak gezdirmeye devam etti. Artık canı yanmıyordu. O beyaz boşlukta yaşanmış her günün izini sürüyordu. “Teşekkür ederim.” dedi fısıltıyla. Sesi, rüzgârda uçuşan bir tüy kadar hafifti. Beni sadece başının üzerinde değil, kalbinin üzerinde de gezdiriyor gibiydi. Her fırça darbesi, bitmemiş bir cümlenin sonuna konan bir nokta gibiydi. Dakikalarca sürdü bu ritüel. Hiç olmayan saçların en düzgün halini aradık birlikte. Saçlar gittikçe zaman daralmış, en sonunda o çıplak deride “şimdi” ile baş başa kalmıştık. O boşluğu öylesine özenle taradı ki sanki son bir kez zamanı geri sarmak istiyordu. Tık. Beni nazikçe masaya bıraktı. Artık bende kalan tek şey, bir zamanlar var olanın hayaliydi. Pencereden dışarıya, bahardaki kiraz ağaçlarına baktı ve hafifçe gülümsedi. O gülümsemede “tamamlanmışlık” vardı. Sanki son bir kez o boşluğu tarayarak hem saçlarıyla hem de tükenen zamanıyla vedalaşmayı bitirmişti.

Öğleden sonra oda kalabalıklaştı. Tanıdık yabancı yüzler, beyaz önlükler, fısıltılar, hıçkırıklar ve bembeyaz bir çarşafın hışırtısı… Onu götürürlerken beni burada, o toz pembe örtünün üzerinde unuttular. Şimdi boş bir odada tek başıma yatıyorum. Güneş battı, oda karardı. Dişlerimin arasında artık tek bir saç teli bile yok. Sadece odanın içine sinen o derin, sonsuz huzur ve baki kalan bir boşluk var. Ben artık saçları değil onun geride bıraktığı o zamansız sessizliği tarıyorum.

Related posts

Hz. Süleyman 3.

Onca Yıl Geçti

Anne