Boşluğun Altın Çatlakları (1. kısım)

 

Yazar Banu YURTSEVER
– Tutturdun bir “Milano, Milano” diye. Sahi biz nereye gidiyoruz? Bilmediği yolda ilerlemek bunca zamandır hangi insana bir sonuç vermiş ve bir yere vardırmıştır! Az biraz mantıklı düşünsen olmaz mıydı yani? Neymiş efendim, sanatın gerçekliğini görecekmişiz. Yahu hangi çağda yaşıyoruz? İnternette her şey parmaklarının ucunda zaten!

– Bir susar mısın, Kemal! Uçağa bindiğimizden beri şikâyet, hep şikâyet!

– Göreceğiz bakalım, boşuna mı bunca laf! Ne zaman havala… Ayyy! Sakin olmalıyım, tamam… Aaaa!

Kemal’in sesi cümlenin ortasında bir yerlerde asılı kaldı. Kelimeyi tamamlamaya cesaret edememişti, çünkü kelime tamamlanırsa korku da tamamlanacaktı. İnsan bazen sözcüğü yarım bırakarak felaketi de yarım bırakabileceğini sanır. Kemal de o insanlardan biriydi.

Uçak bulutların üzerine çıktığında Kemal’in mantığı da yerçekimsiz kaldı. Az önce internetin parmak ucundaki kudretinden söz eden adam, şimdi iki kanat parçasına ve görünmez hava akımlarına teslim olmuştu. Oysa internet düşme ihtimalini ortadan kaldırmıyordu, yalnızca düşüş videolarını yüksek çözünürlükte izleme imkânı veriyordu.

Leyla hafif kıkırdayarak Kemal’in sinirlerini iyice deşiyordu.

– Sen uçaktan mı korkuyorsun?

– Ne alakası var! Hem Milano ne kadar gereksiz bir risk, hayatımızda! Ben bunu anlamıyorum.

– Gittiğinde anlayacaksın. Bak, emin ol değecek.

– İnşallah.

Kemal asla inanmadığı vaadin arkasında hayalet bir perdeden başka bir şekilde gözükmüyordu. Oysa hak vermek, hayatlarında medeniyet timsali bir detaydı. Şu an mantık dışı olan şeye bir mana bulamazdı ki! Biraz kendine odaklanmayı seçerek her şeyi normalleştirmeye çalışıyordu. Kafasındaki fötr şapka, üzerindeki takım elbisesi ve elindeki piposuyla gezdiğinden insanlar sanat için yurt dışına gitmesini hiç yadırgamamıştı. Oysa Kemal’in yıkılamaz kalıpları arasında, kendi sanat camiasında bu dil geçerliydi. Şimdi bu görüntünün içini boşaltacak yerlerdeki her şeye karşı bir hamlesi mevcuttu. Bu mantıksızlığın içinde bir yere oturtamadığı her türlü fikri yeniden inşa etmeye çalışıyordu. “Sanatın gerçekliği” meselesi de Kemal için benzer bir şeydi. Görmeden hüküm verme konforu, görüp yanılma ihtimalinden daha güvenliydi. Milano, onun gözünde bir şehir değil; gereksiz bir riskti. Çünkü bilinmeyen her yer, insanın doğrusunu kırabilecek bir güçteydi.  Leyla dışarı bakarken aşağıda küçülen şehirleri bir buluta karışmasını izliyordu. Her bir detayı anlayacağını düşündüğü için içini büyük bir heyecan kaplamıştı.

Uçağın içindeki herkes bir yere gidiyordu, fakat çok azı gerçekten “nereye” gittiğini biliyordu. Kemal’in sorusu haklı görünüyordu: “Biz nereye gidiyoruz?” Ancak bu soru yön duygusundan çok, kontrol ihtiyacının çığlığıydı. Bilmediği yolda ilerlemekten korkuyordu, çünkü bilinen yolda bile ilerlediği söylenemezdi.

Motorların uğultusu arttıkça Kemal sustu. Sustukça iç sesi çoğaldı. İnsan yüksek sesle şikâyet ettiğinde cesur görünür, sessiz kaldığında ise çıplak kalır. Kemal şimdi çıplaktı. Milano’ya değil, kendi belirsizliğine doğru uçuyordu. Ve belki de asıl korktuğu şey, uçağın düşmesi değil; indiğinde hiçbir şeyin bu yolculuğa değmediğini görmesiydi. Yeni yeni heyecanını yatıştırmışken, bir anons duyuldu, “Sayın yolcularımız, uçağımız kısa süreli bir türbülansa girmiştir. Lütfen emniyet kemerlerinizi bağlı tutunuz.” Kemal’in yüzündeki kan çekildi. Önce dudakları kurudu. Sonra dilini damağına yapıştırdı, sanki ağız içi bile kontrolünden çıkmıştı. Gözleri büyüdü ama bir şeyi görmek için değil, yaklaşan görünmez tehlikeyi daha erken fark edebilmek için. “Bak düşüyoruz.” dedi fısıltıyla. Kimse düşmüyordu. Ama Kemal’in zihni çoktan serbest düşüşe geçmişti. Yanındaki kadın konuşmadı. Onu sakinleştirmeye çalışmak, dalgaya “sakin ol” demeye benzerdi. Kemal’in panik atağı bir mantık meselesi değildi, varoluşunun kontrol takıntısının kısa devre yapmasıydı.

Uçak birkaç kez daha sarsıldı. Kemal’in zihni ise çok daha sert savruldu:
“Keşke gelmeseydik. Zaten saçmaydı. Milano ne? Sanat ne? Hayatımda bir düzen vardı.” O düzen dediği şey, her şeyi gitmeden önce değersizleştirmekten ibaretti. Sonra sarsıntı azaldı. Hoparlör yine konuştu, bu kez ses daha kendinden emindi: “Türbülans bölgesini geride bıraktık. Kısa süre içerisinde inişe geçeceğiz.” Uçak alçalmaya başladı. Milano’nun ışıkları bulutların arasından göründü. Şehir yukarıdan bakıldığında bir sanat eseri gibi değil, düzenli bir elektrik devresi gibi duruyordu. Sanat galerisine doğru ilerlediler. Kemal’in gördükleri ise onu ikinci ve daha sarsıcı bir türbülansa sokuyordu! Ufak tefek heykeller dışında o büyük eseri merak etmeye başlamıştı. Hızlıca galerinin önüne geldiler. Leyla’nın sesi düşüncelerini kesti. “Kemal, hadi yürüsene! Söyleşi başlıyor.” Kemal sürüklenmenin tam ortasında kendini bulurken, etrafındaki bir defileden fırlamış gibi giyinmiş insanları her gördüğünde üzerindeki modernlik çağdaş bir yırtılışa kurban gidiyordu. Leyla sinirden gülerek Kemal’e döndüğünde, yüz ifadesi karşısında gülmesini tutamadı. “Ahahaha Kemal, bu ne hâl? Kapa ağzını! Mr Bean misin sen? Kendine gel.” Söyleşi başladı. Müdür en önemli sanat eserlerini tanıtıyordu.

“Sayın dinleyiciler, bugün yalnızca bir serginin açılışında değiliz. Bir kırığın, bir yokluğun ve bir varoluş iddiasının tam ortasındayız. Kintsugi, kırılan bir nesneyi gizlemez. Çatlakları saklamaz. Onları altınla doldurur. Salvatore Garau’nun “Io sono” adlı eseri ise çabasız bir var olmadır, göreceğiniz şey bir heykel değil. Bir form yok. Bir mermer blok yok. Bir bronz döküm yok. Boşluk var. Ve sanatçı diyor ki ‘Ben varım.’ Bu gece burada, görünmeyen bir heykelin önünde dururken belki de asıl soru şudur:
Siz, kendi kırıklarınızı altınla onarmaya cesaret edebiliyor musunuz? Yoksa onları görünmez mi kılıyorsunuz? Sergimiz birazdan açılıyor. Boşluğa dikkatle bakmanızı öneririm. Çünkü bazen en ağır eser, görünmeyen olandır.” Kemal önce derin nefesler almış, sonra yavaşça uyuklamaya başlamıştı. Ta ki Leyla dürtene kadar. Hafif bir fısıltıyla: “Kemal, birazdan en büyük eseri göreceğiz, ne yapıyorsun Allah aşkına?” dediğinde silkinerek güzel rüyasından uyandı. Bu beyaz boşluğun içinde olmak da nasıl bir şeydi… Hep beraber o büyük eseri görmeye gittiler. 150 bin liraya alıcı bulan bu eser, enerjinin gücünü haykırdığını iddia ediyordu. Leyla da en çok o enerjinin içinde olmak istiyordu. Gördükleri, Salvatore Garau’nun “Io sono” adlı eseriydi. Kemal Leyla’ya yavaşça başını döndürdü.

Related posts

Hz. Süleyman 3. Bölüm

Onca Yıl Geçti

Anne