1998’in serin bir Ekim akşamıydı.
Olcay Tunç, Kuzguncuk’taki küçük dairesinin penceresinden boğazın loş ışıklarına bakıyordu. Deniz, siyah bir mürekkep lekesi gibi iki yakanın arasına yayılmıştı. Dalgaların sesi, pencerenin gevşek pervazlarında titreyen rüzgâra karışıyordu. Odanın içinde sadece masa lambasının sarı sarı parıldayan ışığı ve bir de köşedeki gaz lambasından yayılan gazyağı kokusu vardı.
Masanın üzerinde aylardır üzerinde çalıştığı parmaklarının ucunu mürekkep lekesiyle boyayan o kitabın provaları duruyordu: Ekim Akıbeti.
Yayıncısı ve yirmi yıllık tek dostu Ahmet Selim, odanın diğer ucundaki eski berjer koltuğa gömülmüş, gözlüğünün üzerinden sayfalara bakıyordu. Ahmet, edebiyatı bir tapınak gibi gören ama o tapınağın mumlarını satarak geçinen adamlardandı. Kumaş pantolonunun ütüsü, dökülen saçlarını arkaya doğru tarayışı, her şeyiyle “ciddi” bir yayıncıydı.
Olcay, dudaklarının arasında eriyen sigarasından derin, ciğerlerini yakan bir nefes çekti. Dumanı cama doğru üflediğinde, dışarıdaki Boğaz manzarası bir anlığına puslu bir rüya gibi silindi.
”Ahmet…” dedi, sesi rüzgârın uğultusunun altında ezilmişti. “Benim adımı kimse bilmesin.”
Ahmet Selim okuduğu sayfayı yavaşça dizine indirdi. Gözlüğünü çıkarıp masanın kenarına bırakırken çıkan o küçük tık sesi, odadaki sessizlikte yankılandı.
”Ne demek istiyorsun Olcay? Sözleşmeyi imzaladık. Dağıtımcılar afişleri basmak için isim bekliyor.”
”Gerçek ismimle çıkmasın kitap,” diye tekrar etti Olcay, arkasını dönmeden. “Ben o afişlerde, gazete köşelerinde, o kibirli eleştirmenlerin dillerinde kendi adımı görmek istemiyorum. İsim, insanın üzerine geçirilen bir deli gömleğidir Ahmet. Kitap benden çıksın ama bana ait olmasın.”
Ahmet Selim oturduğu yerde dikleşti. Bu tür “sanatçı kaprislerine” alışıktı ama Olcay’ın gözlerindeki o mutlak kararlılık onu ürkütmüştü.
”Tamam,” dedi sesini yumuşatarak. “Anlıyorum. Bir müstear buluruz. Eski edebiyatçılar gibi. Şık bir şey. Ne bileyim, ‘Kemal Sel Reşat’ deriz, ‘Halit Müşfik’ deriz… Okur sever böyle gizemleri.”
Olcay hafifçe gülümsedi. Bu, hayata karşı yenik ama mağrur bir adamın gülümsemesiydi. Yavaşça Ahmet’e döndü.
”O isme bile gerek yok. Direkt ‘Müstehar’ yaz.”
Ahmet Selim kaşlarını kaldırdı. “Müstehar mı? Sadece bu mu? Bir isim yerine, ismin kendisinin saklanma biçimini mi koyacaksın yazar yerine?”
”Evet.”
”Bu biraz fazla oyunlu olmaz mı Olcay? Okur kendisiyle dalga geçildiğini düşünür. Türk okuru karşısında somut bir adam görmek ister. Gidip imza gününde elini sıkacağı, omzuna dokunacağı bir et ve kemik torbası arar.”
Olcay yeniden pencereye, o dipsiz karanlığa döndü. “Böylesi daha dürüst olur Ahmet. Çünkü okuyucu daha baştan, ilk sayfayı çevirirken, bunu yazan hakkında hiçbir şey bilmediğini anlar. Ön yargısız okur. Benim kaç kilo olduğumu, hangi partiye oy verdiğimi, hangi meyhanede içtiğimi bilmeden sadece kelimelerimle baş başa kalır.”
Sonra Ahmet’e baktı.
”Zaten beni gerçekten bilen bir tek sensin. O da yetiyor.”
Ahmet Selim sigarasını gümüş kül tablasına sertçe vurdu. Küller, masanın üzerine küçük bir gri bulut gibi dağıldı. Ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Taban tahtaları her adımında gıcırdıyordu.
”Edebiyat okura meydan okumaz Olcay,” dedi, sesinde bir yayıncının o çiğ realizmi vardı. “Okur zaten yenilmeye hazır gelir. Sana teslim olmak için o kitabın kapağını açar. Ona hayali bir düşman yaratma.”
Olcay yüksek sesle güldü. Bu oda ilk kez bu kadar samimi bir sesle dolmuştu.
”Bunu da pahalı bir yazardan mı çaldın Ahmet?”
Ahmet Selim durdu. Yüzünde gururlu bir ifade belirdi. Gözlüğünü tekrar taktı, ceketinin önünü ilikledi.
”Hayır,” dedi sesi tokalaşarak. “Bu daha pahalı bir cümle. Bunu ben uydurdum.”
Böylece, o serin ekim gecesinde Ekim Akıbeti, üzerinde hiçbir yazar fotoğrafı, hiçbir biyografi barındırmayan, sadece beyaz kapak üzerinde kırmızı harflerle “Müstehar” yazan o sade tasarımıyla matbaadan çıktı.
Devamı var…