Gecenin ileri bir saatiydi, Aylin o gece uyur uyanık yatağında dönüp duruyordu. Uyumaya çalışması boşunaydı çünkü kafasında çözüm bulamadığı bir sürü soru dolaşıp duruyordu, dizlerini kendine çekip sarıldı, yatağın içinde öylece oturdu.
Gece lambası titrek ışığıyla odayı aydınlatıyordu. Gözleri gece lambasının ışığına takıldı kaldı sonra boğazı kurudu. Yatarken yanına aldığı sudan biraz içip yavaşça ayağa kalktı,
pencereye doğru yürüdü, camı açtı birden yüzüne çarpan serinliği yüreğinde de hissetti. Derin derin nefes aldı. Gökyüzüne baktı, yıldızlar pırıl pırıldı. Dağdaki karlar yakamoz gibi parlıyordu, ormandan rüzgârın uğultusu ve ormanda yaşayan hayvanların sesleri duyuluyordu. Birkaç dakika öylece kaldı, birden içinin titrediğini hissetti, camı kapatıp yatağına yöneldi. Tam yatacaktı göğsünde bir daralma, bir sıkışma,
kolunda ve sırtında bir ağrı hissetti. Yatmaya çalıştı ama yatamadı, göğsünü tutarak ayağa kalktı. Kimseyi uyandırmadan sessizce koridorda yavaş yavaş yürümeye çalıştı, ağrının ne kadar sürdüğünü bilmiyordu sanki zaman durmuş gibiydi. Bir süre sonra biraz rahatlama hissetti, yavaşça yatağına geçti, yorgun bitkin kalbindeki sızıyla uykuya daldı.
Sabah tekrar aynı ağrı ile uyandı. Aylin her gün spor yapan, yemesine içmesine dikkat eden, rutin hayatı olan biriydi. Kalp ile ilgili ne sorunu olabilirdi ki bunu kendine
yakıştıramıyordu.
Sabah erken, eşini uyandırdı, durumunu anlattı, apar topar hastaneye gittiler. Aylin’in yapılan tetkiklerinde o gece kalp krizi geçirdiği tespit edildi. Başka bir hastaneye nakledilip acilen anjio yapıldı, yoğun bakıma aldılar. Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki Aylin sanki başka birinin hayatını uzaktan izliyordu. Yoğun bakım sonrasında normal odaya, tedaviye ve takibe alındı. Bunlara, bu yaşadıklarına bir sebep arıyordu ama bulamıyordu.
Yıllardır onca şeye kırılmıştı da o hepsini affettiğini sanmıştı, kaldıramayıp kalbi affetmemişti kim bilir… Bu defa kalbi ona ihanet etmişti.
Aylin çok hassas bir insandı çevresinde ve dünyada olup biten her şeye çok üzülür, her acıyı kendi acısı gibi hissederdi. Savaşlara, katledilen çocuklara, kadınlara,
yoksulluğa, yanan ormanlara hatta ezilen bir çiçeğe dayanamazdı. Küçücük bir çocukken bile yuvasının uzağında gördüğü karıncaları alıp yuvasına bırakır, penceresine kuşlar için yiyecek bırakırdı. Sokakta bir şeyler yiyen kuşları görse yolunu değiştirirdi.
Asfalta inmiş bir kaplumbağayı alır yeşil alana bırakırdı.
Bir yerde okumuştu “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir” diye, gerçekten de öyle miydi? Sonra tekrar düşündü, dünyayı cennete ya da cehenneme çeviren insanların ta kendisi değil miydi?
Ve insanlar, yarattıkları içine hapsoldukları bu cehennemin içinde günden güne yalnızlaşıyorlar ve sağlıklarını kaybediyorlardı. Zamanın vebası da işte buydu.
Kalabalıklar içinde yalnız olmak… Ya da tercihlerin zamanla esarete dönüşmesi ile kendi içinde tutsak olmak.
Sonuç olarak kalp kırıklıklarımız kalp krizlerine dönüşebiliyor ve bizi hayattan koparabiliyor. Anlaşılabilir bir dünyada sağlıkla ve sevgiyle kalmanız dileğiyle…