Yazar Banu Yurtsever
Lüks otelin avizesi üzerime doğru hafifçe eğilmişti. İnsanın özgüvenini kırmak için özel olarak tasarlanmış, kristal parçacıklı bir üst sınıf bakışı gibi. Işığı altında görünmek için para ödediğim bu salonun, beni aydınlatmıyormuş gibi davranmasına içerledim.
Elbette ışığın bana karşı bir niyeti yoktu; ama insan bazen özellikle böyle gecelerde bir şeylerin kendisi hakkında fısıldaştığını hissediyordu. İşte en tesirli dokunuşu da üzerime ok fırlatan parıldamalarıydı.
Salona girer girmez bir detay dikkatimi çekti. Beni tanıyan üç kişi tam masanın yanında duran üç kişi aynı anda telefonlarına baktı.
Bu, normalde hiçbir anlam taşımayan, sıradan bir otomatik harekettir. Ama aynı anda olunca… Evet, işte orada bir şey vardı. Küçük bir şey. İnsanın gıdığını hafifçe gıdıklayan türden bir şüphe.
“Kesin bir bildirim geldi” dedim kendime. Böyle düşünmek en makul olanıydı. Yine de iç sesimin ikinci versiyonu o alaycı olan kulağıma fısıldadı:
Belki de senin gelişini bildirdiler? Bir uygulama olabilir mesela:
‘O şimdi içeri girdi, hazırlıklı olun.’
Sosyetenin gizli kulüp uygulamaları olduğunu duymuştum; ama kimse bana davetiye göndermedi. Bir insanın hayatı boyunca alamadığı davetiyeler sayısı az da olsa ağırlığı bir dev yükü bindiriyordu omuzlarıma
İlk şüphe burada doğdu işte. Gerçi şüphe demek fazla iddialı olur, ben buna “ince bir olasılık” demeyi tercih ederim; çünkü yalnızca deliler kesin konuşur, ben ise henüz tam olarak delirmedim.
Salonda adımlarımın gerçekten bir ağırlığı olup olmadığını anlamaya çalışırken, garsonun bana doğru gelirken adımlarını yavaşlatıp başka bir yöne sapması dikkatimi çekti. Her zamanki gibi mantıklı açıklamayı önce düşündüm. Belki de benden önce susayan biri vardı.
Ama iç sesimin o sinir bozucu kısmı yine konuştu. ‘’Ya seni servis dışı bırakma protokolü varsa?’’
Bir protokol. Burada her şeyin görünmez bir protokolü vardı.
Gülümsenecek kişilerin, göz göze gelinmeyecek kişilerin, konuşulacak konuların, ses tonunun, hatta içilecek suyun bile muhtemelen bir derecesi vardı.
Ben bu dereceyi kaçırmış olabilirdim. Derece dediğimiz şey de insanın kendine biçtiği sıcaklıkla toplumun ona verdiği soğukluk arasındaki fark değil midir sonuçta.
Tam oturacak bir yer buldum derken, masadaki menüde kendi adımın üzeri çok ince bir çizgiyle karalanmıştı. O kadar ince ki, görmek için eğildiğinizde insanın kendi hayal gücüne bile güveni kalmıyor.
Ama çizgi oradaydı. Ya da değildi. İşte asıl mesele de buydu.
Ben o çizginin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken, karşımdaki çiftin birbirine eğilip bir şey fısıldadığını gördüm. Dudakları kıpırdıyordu. Göz ucuyla beni süzen bakışlarında benden ilham bulan sözcükler saklıydı.
Evet. Orada bir anlam vardı. Ama bu anlam gerçekte onlara mı aitti yoksa zihnimde beliren yankılardan mı ibaret bilmiyorum. İnsan bazen dünyayı fazla anlamlı zannediyor çünkü anlamlandırmak, boşluğu kabul etmekten daha kolay..
Tam bu sırada, salonda bir hareketlilik oldu. Birileri geldi. Birileri her zaman gelir.
Ama içeri giren üç kişinin aynı anda beni görmezden gelmesi tamamen doğal bir davranış bir anda zihnimin karanlık bölgesinde küçük bir kıvılcım yarattı. Nefesimi keserken ruhumu burkan bir alev titreşiminde sıkışmıştım.
“Bu işte bir şey var,” dedim. Ancak bunu derken ses tonum ikna edici değildi.
Oysa bu kuvvetli bir tasarıydı. Bu his, bu hafif diken batması, omuzlarımı yukarı kaldırdı. Sanki adımımı attığım her yerde, çok önceden yazılmış bir senaryonun kenarından yürüyormuşum gibiydim. Belki adımım bile benim değil. Belki burada yoluma çıkan herkes çok önceden belirlenmiş bir çizelgenin parçası.
Ya da belki sorun bende. Bunu da düşünüyorum. Hatta sık sık düşünüyorum.
Ama sonra birdenbire… bir şey oluyor. İşte o şey de tam o anda oldu.
Garson yan masaya içki bırakırken, tepsisindeki tek boş yerin üzerinde benim adım yazıyordu. Küçük bir etiket. Zihnimizde bilgi diye adlandırdığımız küçük etiketlerden biri… Tepsinin köşesinde.
Sanki “Bu servis sana gelmeliydi ama gelmeyecek” diyen bir not gibi. Bu avizelerin ışığı neden bana doğru eğilmiş olduğunu işte o an anladım. Şüphelerimi doğrulamakla geçen bir hayatın içindeydim.
Bu gecenin tüm ayrıntıları, birilerinin bana ince bir oyun oynandığını göstermeye başlamıştı. Kurallar henüz açıklanmamıştı fakat ben çoktan oyuna geç kalmış bir karakter olarak girmiştim.
Bir bilgi ne zaman bize ait olurdu? Ya da birden fazla söylentiyi bilen kişinin olması kelimeleri önemli sayar mıydı? Oysa tesadüfen olan şeyler bu dünyada pek yoktur öyle değil mi! Tam menünün altında adımla aynı ismi taşıyan o silik notu fark ettiğimde içimde garip bir his uyandı. Birinin benim için değil de “diğer ben” için yazdığı bir not bu kadar tanıdık gelmesine de sadece tesadüf desek yanılmaz mıyız..
Bir insan kendi adını başkasıyla karıştırınca, varoluşu hafifçe sarsılıyor. İsim dediğin şey hayatın en ucuz ama en ağır etiketi.
‘Geldiğinde kimseye söylemesin.’ Ne söylemeyeceğim? Kime söylemeyeceğim?
Ben zaten söylemem gereken bir şeyi yıllardır söylemiyordum, şimdi bu not sadece onu hatırlatıyordu. Ama kim unutmak için not bırakır ki?
İşte tam bu sırada, salona yarı ev sahibi gibi dolanan o adam herkesle selamlaşan aslında hiç kimsenin umurunda olmayan o küçük güç delisi masama yöneldi.
Beni tanıyormuş gibi, uzun yıllardır aynı loş koridorlarda karşılaşıyormuşuz gibi bir yabancı titizliğiyle eğilip alaycı bir nezaketle ; “Hoş geldiniz. Sizi burada görmek güzel,” dedi.
Burada görmek… Bu cümlenin gizli tarafına daha sonra geleceğim; çünkü sözlerinin üstüne yerleştirdiği o tatlı tonda, beni çoktan kendi kurduğu bir plana dahil etmiş gibi bir hava sezdim. Ben dahil olup olmadığımı bilmediğim planlara karşı genel bir şüphe duyarım.
Adam yanımdan uzaklaşırken, iki kiş tam önümde duran iki kişi konuşmalarını aynı anda kesti. Bu öyle bir senkrondu ki dudakları bir merkezden yönetiliyordu.
Belki de ben geçerken tüm konuşmaları durdurmaları salonun kuralıdır(!) Bu seviyede insanların sessizliği bile organize bir davranış olabilir.
Sonra tekrar konuşmaya başladılar ben yokmuşum gibi. Hatta belki de gerçekten yoktum.
Tam “Neden konuşmayı kestiler?” diye düşünürken, içimdeki ikinci ses o alaycı olan yine ortaya çıktı. ‘Seni ilgilendiren bir şey yoktu. İnsanlar her zaman senin için konuşmayı kesmezler, merak etme.’’ Ne kadar iyi niyetli bir değer biçmeydi böyle!
Derken, gecenin ritmi bir anda bozuldu. Salonun ortasında biri bayıldı.
Salondaki herkes aynı refleksi gösterdi. Bir adım geri, sonra bir adım daha…
Bu geri çekilme dalgası beni kenara iterken olay o kadar doğal, o kadar pürüzsüz ki, herkes bunu önceden çalıştığı aşikârdı
Bir an için, gerçekten benim yüzümden geri çekildiklerini düşündüm. Komik olan şu ki bu düşünce bana tamamen mantıksız gelmedi. İnsan zihni kendisini merkezde görmeye çok meyilli. Özellikle merkezde olma ihtimali düşük olan insanlar.
Ben hâlâ kenara itilmişliğimin anlamını düşünürken, az önce masama gelip konuşan o kadın, bayılan adama doğru ağır ağır yürüdü. Ama yüzü… Yüzünde saklamaya çalıştığı bir şey vardı. Küçük bir memnuniyet. Beklediği bir sahne sonunda oynanmış gibiydi. Bir an bana baktı. O bakışta “Sen de fark ettin, değil mi?” diye bir şey hissettim.
Ama bu cümleyi gerçekten o mu söyledi, yoksa kendi zihnim mi oynadı bilmiyorum.
Garsonlar koştururken, insanlar telaşlanmış gibi yaparken, çünkü bu ortamda gerçek panik bile estetik olmak zorundaydı, ben hâlâ menüdeki o ismi düşünüyordum.
Benim adım. Ama benim olmayan adım.
Bayılan adama yardım edilirken, o kadın tekrar yanıma geldi. Bu kez hiçbir şey söylemedi.
Sadece hafifçe başını eğdi. Bu baş hareketiyle beni tamamen başka bir faza geçiriyordu. Gecenin görünmez perdesi aralanmıştı ve ben o perdenin yanlış tarafından bakıyordum.
Bir anda içimi bir cümle doldurdu; “Bu gece bana ait değil.”
Ama hangi tarafına ait olduğumu hâlâ bilmiyordum. Her şey çok parlak görünüyordu. Yalnızca içeriden baktığınızda ışığın aslında yanmadığını anlıyordunuz. İç ses bana yabancıydı ve bu yabancılık bir esarete dönüşüyordu. Farkındalığım ilk direnişim oldu. Kısa sürdü. O anın içinde sadece bir gözlemciye dönüştüğünü fark ettim. Yaşamadığımı… Tecrübe etmediğimi… Zamanın yanından geçip giden biri gibi hissettim. İçimdeki kontrol arzusu ile intikam yarası birbirine sürtündü; ısındı, acıttı, dönüştü.
Geçmiş ile şimdi birbirine karıştı. Zihnimde kim konuşuyor? Kararları kim veriyor? “Ben” dediğim şeyin içi gerçekten dolu mu?
Salonda bayılan adamı kaldırırlarken, kimse benmişim gibi davranmadı. Bu bana iyi geldi. Evet, kendime itiraf ediyorum. Bazen görünmez kalmayı daha güvenli buluyordum. İnsan, arka planda kalınca kendi eksiklikleri de gölgeleniyor sanıyor; oysa gölgeler yalnızca daha keskin hatlar yaratıyor, bunu sonradan öğrendim.
Kadın başını eğdi ya… işte o hareket içimde tuhaf bir yankı bıraktı. Bir tür kabulleniş, ama benim tarafımdan değil. Sanki o kadın beni, ben kendimi görmeden önce görmüştü. İnsanın kendinden önce fark edildiği an, insanın en çıplak anıdır.
Ve ben o anda çıplaktım; üzerimdeki kıyafetlerin fiyatı bile bunu kapatamıyordu.
Bir garson daha geçti yanımdan. Tepsisindeki bardakların dizilimine baktım. Her şey simetrikti. Bir tek en ucundaki bardak biraz kaymıştı. Belki de bana öyle geldi artık hiçbir şeyden emin olamıyordum. Kaymış bardak hayatımın hafifçe kaymış düzenine benziyordu. İnsan kendi eğriliğini, nesnelerin kusurlarına yükleyince bir an için rahatlıyor. Geçici bir teselli.
Tam önümde duran adam, siyah takımının yakasını düzelterek bana döndü.
“Siz gecikmişsiniz,” dedi. Cümlenin anlamı masumdu. Tonunun yarısı masum.
Kalanı… bilerek bırakılmış bir boşluk!
Ben o boşluğu duyabildim. Boşluklar insanın en çok duyduğu şeylerdi çünkü içindeki eksiklikle hemen akraba oluyorlardı. “Davetiye ulaşmadı,” dedim.
Cümleyi kurarken fark ettim, kendimi savunuyordum. Bu gereksizdi.
Savunma, yetersizliğin telaşlı sesiydi.
Adam hafifçe gülümsedi.
“Bazen davetiyeler, gitmesi gereken kişiye gitmez.”
Ben ne demek istediğini anlamadan, o zaten arkasını dönüp uzaklaşmıştı. Cümlenin açıklamasını benden bekliyordu.
İnsanlar artık cümlelerini tamamlamıyorlardı; tamamlamayı bana bırakıyorlardı.
Ben de tamamladım. ‘’Daveti hak etmiyorsan gitmez.’’
İçimde bir yer sızladı. İşte bu yara. Benim ilk katmanım olmuştu. Kadının adımlarını takip ettim.
Loş bir koridora girdi; diğerlerinin bilmediği, ama herkesin bildiğini sandığı türden koridorlardan. Ben de yürüdüm. Bu defa adımlarımın sesi vardı. Bazen güç, sesini fark etmekle başlıyordu. Kırılgan bir tınıda bile olsa.
Kadın durdu. Arkasına dönmeden konuştu “Birileri size küçük bir oyun oynuyor.” Bu cümle bana bir bardak su gibi geldi. Soğuk, hızlı, gerçek. “Kim?” dedim.
Sesim bu kez kırılmadı. Kadın omzunun üzerinden bana baktı.
“İsim söylemem. Henüz hak etmediniz.” Bu cümlenin ikinci kısmı bıçak gibiydi ama keskin tarafı beni uyandırdı. Kızmadım. Kırılmadım. Çünkü bana ilk kez gerçek bir şey söylendi.
“Biri beni niye hedef alsın?” Bu soruyu sorduğum anda aptalca geldi. Ama bazen aptal sorular, güvensizliğin en zırhlı katmanları oluyordu Kadın döndü. Bu defa yüzünde ciddiyet vardı. “Çünkü sizin potansiyelinizi onlar sizden önce görmüş.”
Bu cevabı duydum. Ama bir süre anlamadım. Potansiyel. İnsan kendi potansiyelini en son gören canlı değil miydi?
-Menüdeki isim?
-Bir uyarı.
-Bayılan adam?
-Bir gösteri.
-Bu salonun bana karşı olan tuhaf tutumu?
Kadın göz kırpmasa da, gözleri kırpmış gibi oldu. Basit ama etkili bir onay.
Bu noktada içimde bir şey oldu. Kırılgan tarafım, ilk kez dışarıdan beslenmedi.
Kendi içimde, zayıf ama gerçek bir farkındalık ateşi yandı. Ben sandığım kadar önemsiz olmayabilir miydim? Bu salon, beni gerçekten fark etmişti. Beni rahatsız eden herkes benden rahatsız oluyordu.
Kadın, siyah çantasından küçük bir kart çıkardı. Üzerinde salonun adı yoktu.
Sadece bir cümle “Gerçek seni sevmez; ama sen hakikati öğrenmeden güçlenemezsin.”
Bu cümle arada bir yerdeydi. Benim durduğum gibi. Hakikati aralamak isteyerek “Bunu bana niye veriyorsunuz?” dediğimde kadın başını eğdi. O baş eğişin içinde hem hüzün hem sıkılmış bir gerçekçilik vardı.
-Çünkü seni burada yalnız bırakırlarsa oyunu kaybedersin.
-Peki neden yalnız bırakıyorlar?” Kadın gülümsedi; bu kez alay yoktu.
-Çünkü fazla güveniyorsun. Ve aynı anda hiçbir şeye güvenmiyorsun.
Bu tam benlik bir teşhisti. İnsanın kendisine dair en utandığı gerçek, başkasının ağzından duyulunca garip bir şekilde rahatlatıcı oluyor, gizlenen şey dışarı çıkınca artık utanç var oluştan çok yük gibi hissettiriyordu.
“Peki ne yapmalıyım?’’ dediğimde artık tüm kuralları kabul etmiş gibiydim. Kadın bana doğru bir adım attı.
“Artık gözlemci değilsin. Artık oyunun bir parçasısın. Burada sevgi ve saygı, güçten doğar. Güç ise netlikten.” Bir an durdu. Sonra ekledi:
“Netleş. Kendinle, onlarla, bu salonla. Kim olduğunu bilmezsen herkes sana bir isim yazar.” Bu son cümle beni menüdeki o çizgiye geri götürdü. Hayatımın üzerindeki o ince çizgi.
Belirsizlik çizgisi. Kırılganlık çizgisi. Kimin çizdiği belli olmayan çizgi.
Belki artık o çizgiyi ben çizecektim. Avizeler, yalnızca ışık saçmıyor, aynı zamanda hiyerarşiyi de yansıtıyordu. Kristal parçalar, bir tür görünmez merdiven gibi tavandan yere iniyor; kimin önde kimin geride duracağını işaret ediyordu. Masalar, sessiz bir sıralama sistemiyle konumlanmıştı; merkezi olanlar, dikkat çekenler; köşedekiler, gözden kaçanlar.
Ben yürürken fark ettim ki, her adımım bir deneme. Garsonların bakışları, lüksün ve sosyal statünün ölçü birimleri gibi hareket ediyor; kimse bana doğrudan bakmıyor, ama her şey beni ölçüyordu. Burada parıldamak için yalnızca elbiseye veya takıya ihtiyaç yoktu; dikkat çekmek, güçlü durmak, hatta nefes almak bile performans gerektiriyordu.
O an içimden bir ses fısıldadı “Ah Nazlı, sen bu sahnenin oyuncusu olamazsın; sen sadece dekorun parçasısın.”
Ama hemen yanıt verdim, kendi kendime “Dekorun parçası mı? Belki de tam olarak bu yüzden fark edileceğim. Sadece kendi rolümü oynayarak, kimse fark etmeden tüm sahneyi değiştirebilirim.”
“Gerçek lüks mü? Pahalı kristal mi, yoksa herkesin gözünün önünde görünmemek ama kendi gücünü bilmek mi?”
Lüks, çoğu zaman görünür güçten ibaretti. Ama gerçek güç, görünmez olanı yönetmekteydi.
Geceden birkaç hafta sonra…
Ben artık salonun köşesinde durmuyordum. Merkezde de değildim. Ama adımlarım, bakışlarım ve sessiz duruşum, küçük ama etkili bir alan yaratıyordu. İnsanlar farkında olmadan bana uyum sağlıyordu; bu uyum, kimseyi ezmeden kendi otoritemi kurmanın ilk işaretiydi.
İç sesim yeniden ortaya çıktı, ironik ve hafif tedirgin:
“Bak Nazlı, kimse sana davetiye göndermedi; ama sen kendi davetini yarattın. Ne kadar da kurnazca.”
Gülümsedim. Bu gülümseme, önceki kırılma noktasının içimde bıraktığı enerjiyi taşıyordu. Artık şüphe ve güvensizlik, stratejik bir farkındalığa dönüşmüştü. Her bakış, her sessizlik, her garson adımı, bana bilgi veriyor; ben de ona göre hareket ediyordum.
Bir cümle geçti içimden:
“Güç, başkasının sana ne verdiğiyle değil, senin kendi eksiklerini nasıl avantaja çevirdiğinle ölçülür.”
Ve o an fark ettim ki, kendi içimdeki kırılma, bana kontrolü ve özgüveni kazandırmıştı. Artık korku ve şüphe, güç ve netlik yaratıyordu.
Geçmişte başkalarının oyununa maruz kalan kişi, artık kendi oyununu kuruyordu.