“Ben Marie Antoinette. Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve Maria Theresia’nın on
beşinci çocuğuyum. Çok sıkı ahlak kurallarıyla büyütüldüm. Avusturya-Fransa
müttefikliğinin uzun ömürlü olması adına henüz 14 yaşımdayken siyasi piyon olarak
kullanıldım. Annem doğup büyüdüğüm topraklardan “Elveda sevgili kızım. Fransız
halkına öyle iyi davran ki bize melek gönderdi desinler” diyerek uğurladı.“
Gelinliğim elmas ve incilerle süslenmişti. Sevgili eşim Louis-Auguste benden sadece bir yaş
büyüktü. Evliliğimizin üzerinden geçen yedi yıl sonunda hamile kalıp ilk doğumumu
saray halkının gözleri önünde gerçekleştirdim. Defalarca bayılmamın acıdan mı
utançtan mı olduğunu ikinci doğumumu sessiz sedasız yapınca anladım. Kocam XVI.
Louis tahta çıktığında henüz yirmi yaşındaydı. Ben de on dokuz yaşımda kraliçe olmuştum.
Çok gençtik. Üstelik siyasete dair hiçbir bilgim yoktu. Tahta çıkışımız Paris’teki ekmek
kıtlığına denk gelmişti. Tarih beni “ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen kraliçe
ilan etse de o günlerde defterime düştüğüm not “Kendi bahtsızlıklarına rağmen
bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe onların mutluluğu için kesinlikle
daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi
adıma konuşmam gerekirse taç giydiğim günü hayatım boyunca unutmayacağım.”
şeklindeydi. Versay sarayında dedikodu kazanı fokur fokur kaynıyor, iftiralar,
entrikalar sınır tanımıyordu. Benim de hatalarım olmadı değil. Çocuklarımı
büyütürken gitgide yalnızlaşmaya başladığım sırada kumar tutkum heyecan
yaratarak yaşadığımı hissettiriyordu. Kralın metreslerinden çok yorulmuştum. Pahalı
elmaslar almak ayrı bir haz veriyordu. Bu dönemde korsan mecmuaların cinsel
tercihlerimle ilgili akla hayale gelmez resimler basması da ayrı bir handikaptı. Eşimi
kayınbiraderimle aldattığımı dahi yazdılar. Ülke ekonomisi batmak üzereydi.
Yetmezmiş gibi annem Maria Theresa da Fransa’nın dış politikasını Avusturya lehine
etkilememi istiyordu.
Dört çocuğumdan sonra daha sade hayat yaşamaya başladım. Versay sarayının bahçesine köy evi yaptırınca halkın tepkisiyle karşı karşıya kaldım. Oğlumu yedi yaşındayken kaybettim. Acımı yaşamama izin vermedikleri gibi zehirlediğimi söyleyebilecek cüreti bile gösterdiler. Tüm bunlar yaşanırken Bastil hapishanesinin halk tarafından ele geçirilmesiyle ihtilal başladı. Sarayımızı fırsatımız
olduğu halde terk etmemiştik. Durumu barışçıl yollarla kurtarmaya çalışıyorduk. Buna
rağmen Louis, vatana ihanet suçuyla yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı.
Cumhuriyetçiler sekiz yaşındaki oğlumu aldılar elimden. Ne yaptıysam kurtaramadım
yavrumu. Bana da savunmamı hazırlamak için sadece üç gece verdiler. Nereden
başlayacağımı bilemiyordum. Yerin kulağı vardı. Kimsenin duyamayacağı bir yerde
savunmamı hazırlatmalıydım. Birkaç yıl önce çalışanlar için düzenlediğimiz dar
koridor geldi aklıma. Tren vagonunu andıran salona upuzun bir masa kondurmuştuk.
Savunmamı hazırlayacak olanları burada toplayacaktım. İlk anda aklıma gelen on iki
kişiyi elimdeki buruşmuş kağıda not aldım. Kendimi “son akşam yemeği”
tablosundaki Jésus gibi hissediyordum. Tek farkla, ben idamla yargılanacağımı
biliyordum. Hemen haber salıp belirlediğim kişileri toparlamayı başardım.
Hummalı bir çalışmaya girişmiştik. Şimdi herkes kendi arasında konuşuyor, savunmam için yön
belirliyordu. Charles Étienne, kraliyet hukukçusuydu. “Adalet susmuş olabilir ama
ben hâlâ konuşabilirim. Kraliçeyi ‘vatana ihanet’ ile suçluyorlar. Oysa ne yazılı bir suç
ne bir delil sunulmuş. Kraliçe’nin yalnızca doğduğu ülke Avusturya’yla mektuplaşması
delil olamaz. Böyle bir iddianameye bugün karşı çıkmazsak yarın hepimize istedikleri
suçu isnat ederek hepimizin sesini bir bir keserler” diyerek bitirdi kısa konuşmasını.
“Ben onun elini ayağını yıkadım.” diyen cılız ve üzgün bir ses giderek güçlenerek
anlatıyordu. Delphine Serres’in sesiydi bu. “Geceleri çocuklarına okuduğu
masallardan biliyorum. O aç halkı küçümseyen biri değildi. Sadece ne olduğunu
bilmiyordu. Siyasetten haberi yoktu. Saray duvarları çok kalındı, dışarının sesini
susturuyordu. Lütfen onu ölüme göndermeyelim. Ben suçsuz olduğuna şahitlik
edebilirim” Ortam bir an sessizliğe büründü, acıyarak baktıklarını fark ediyor,
gözyaşlarımın akmaması için direniyordum. Çocuklarım söz konusu olduğunda
annemin aksine inanılmaz duygulanıyordum. Uzun süren sessizliği bozan René
Lavoisier, ihtilale ilk anda destek verse de zamanla pişman olmuş, vicdanının sesini
susturmaya çalışırcasına “Biz özgürlük istedik. Darağacını da özgürlüğün sembolü
yaptık. Bir mahkeme, bir kadını idama mahkum ederse haysiyetini kaybettiği gibi
acziyetini de tesciller çünkü görevi sadece annelik olan kadından korkmuştur.” dediği
anda sarayın yazı işlerine bakan memuru Sophie Delmare “Kadınların hiçbir siyasi
hakkı yokken onu siyasi suçla yargılıyoruz. Bu çelişkiyi görmüyor musunuz? Eğer
Marie bir erkek olsaydı, yargı farklı olurdu. Onun hatalarını savunmam ama onu
kadın olduğu için yargılayanları da susturamam. Bu yüzden söylüyorum. Kraliçeyi
değil kadını ve kadın haklarını savunuyorum. Haksız mıyım Peder?” diyerek ayağa
kalktı. Belli ki o da kadın olduğu için yaralanmıştı. Peder Augustin söze girdi. “Tanrı,
adaleti ister. Kadın ya da erkek ayırmaksızın. Bağışlama gücünü yalnızca din
adamlarına değil kalbi olan herkese vermiştir. Kraliçe son günlerinde diz çöküp dua
ediyor, görüyorum. Bu, bir şov değil. Bu, bir arınma. Onu idam ederlerse, ruhu
vicdanlarınızda kalır. Ve o vicdan, bir gün sizin celladınız olur.” anlamsız bir
suskunluk çöktü koridora. Sanki herkes konuşulanları sindirmek, toparlamak, yazıya
dökmek için anlatılanların arasında bağlantı oluşturmaya çalışıyordu. Davetsiz gelen
onlarca kişi endişeli bekleyişteydi. Sarayın ayrıcalıklı insanıyla fakir halk arasındaki
bağ, varlıkla yokluk arasındaki mesafeyle aynıydı upuzun masada. Kimi belli etmese
de yaşanan hayatların bedeli olmasını isterken kimi sadece adalet diyordu. Oysa
adalet dedikleri şeyin güçlü olanın yargısı olduğunu unutuyorlardı. Tarih hep böyle
şekillenmişti, dünya var oldukça bu kural asla değişmeyecekti. Bu yüzden ses
çıkarmadılar adalet arayıcısı devrimci Louise Armand’a. İçlerine kimliğini gizlemeden
girmesi bile güven uyandırmıştı katılımcılar arasında. “Ben barikata dönmüş
caddelerde dövüştüm. Günlerce aç kaldım. Çok kere neden bu mücadelenin
içerisinde olduğumu sordum kendime. İdealleriniz zamanla yaşadıklarınızla
acımasızca çatışıyor. İçinde bulunduğunuz durum; açlık ve yorgunluk sağlıklı
düşünmenize engel oluyor. Evet kraliçenin yargılanmasını ve cezalandırılmasını
doğru buluyorum ama ölümünü istemiyorum. Şayet biz yalnızca intikam için devrim
yaptıysak kaybımız çok büyük demektir.
Kraliçenin yaşaması, halkın büyüklüğünü gösterecektir. Onu yaşatmak, bizi küçültmez bilakis yüceltir. Gerçek anlamda özgürleşmek için ona bir şans verip pişmanlığını ifade etmesini sağlamalıyız.” dedi.
Masanın köşesine sıkışmış bir adam önünde duran kağıdı sürekli karalıyordu. Söz
almak istediğini belirtti. İçlerinden bir tanesi sağ eliyle işaret ederek konuşma fişeğini
ateşledi. Ressam Gaston Leclair’di “Portresini ben yaptım” diyen adam. Kraliçenin
yumuşak geçişli rönesans dönemi portreleri, yeni akıma uymakta direnen bu
ressamın elinden çıkmıştı. “Gerçekten Marie’yi mi asacağız yoksa kafamızdaki
kraliçe imajını mı?” diyordu. “Lütfen bir resme değil bir insana bakın.” derken gözleri
dolu doluydu. Boğazı düğümlendi, daha fazla konuşup anı berbat etmek istemiyordu.
Birden orta yaşlı, etine dolgun saçları yer yer dökülmüş bir kadın daracık alandaki
boşluğa kendini paldır küldür atıverdi. “Ben onun çocuklarının ebesiyim.” diye
kurduğu cümleye “Kraliçeler acı çekmez mi sanıyorsunuz. Ölümden korktuğunu mu
düşünüyorsunuz, kadın olarak ölümle yaşam arasında tam dört kez gidip geldiğini
hepiniz biliyorsunuz. Anneliğiyle yargılasanız daha adil olabilirdi belki. Veliahtları
neden doğurduğunu sorgulamanız bile daha mantıklı olurdu hainlikle suçlamaktan.”
diyerek sözlerini noktalarken “Onu Versailles’dan hapishaneye ben taşıdım. Ne
direndi, ne kaçmaya teşebbüs etti. ‘Eğer halk beni istiyorsa gideceğim’ dedi.
Korkmadı ama çok incindi. Sessizce teslim oldu. İntikam almamaları için çocuklarına
mektup bile yazdı.” derken endişeli yüzünü avukata döndü ve “Söyle avukat
hafifletici bir sebep nasıl olmalı?” dedi eski muhafız Etienne Dubois.
Avukat, düğümü kendisinin çözeceğine inanan masadakilere hayal kırıklığı yaşatmak istemiyordu.
“Sebeplerin sonucu değiştirmeyeceği apaçık ortada. Halkın açlıktan gözü dönmüş.
Elimizden geleni yapacağız. Eğer onu öldürürlerse ileride çocuklarımıza nedenini
anlatamayacağız. Tarih bizi suçlayacak. Kraliçeyi idam edenler değil bağışlayanlar
kahraman olarak hatırlanacak. Seçimimiz kader değil tercihtir.” Ardından söz alan iki
kişi de affedilmemden yanaydı ve bunun için kendilerine düşen vazife neyse yerine
getireceklerine dair söz verdiler. Tarih yükseklerde her zaman sert tecelli ediyordu.
Aristokratlar bunun farkındaydı. Hepsine bir son çiziliyordu, yaşamlarının bedeli
olarak. Bu yolda mutlu olan yoktu. Bu yolda dürüstlüğün de değeri yoktu. Herkes
zamanını bekliyordu. İçeride mutsuz halk, dışarıda kendi sınırlarıyla yetinmeyen kana
susamış diktatörler olduğu müddetçe tarih hep kendini tekrarlayacaktı.
On iki kişi iki gün boyunca gece gündüz savunmamı hazırladılar. Dosyalar umutla
kapatıldı. Koridordaki herkes akşama aynı yerde buluşmak üzere kendilerine ayrılan
odalara dağıldı. Ben kraliçe Antoinette, son akşam yanımda olanlara hayatımın
yatırıldığı masada kendimce ziyafet hazırlıklarına giriştim. Suçsuzluğumu savunan
dosyaları o son akşam yemeğinde mühürleyecekler, parçaları birleştireceklerdi.
Saray görevlileri azalsa da hala sadık olanlar, barok süslemelerle boydan boya
donanmış koridoru bir şölen havasına büründürmeye çalışıyorlardı. XVI.Louis stili
porselen tabaklar masanın kenarlarına özenle dizildi, kaşıklarla beraber. Belirli
aralıklarla şarap sürahileri ve kadehler yerleştirildi. Tavandaki aydınlatmadan
tabandaki döşemelere kadar her şey akşamı bekliyordu sessiz tanıklar olarak.
Tüm tanıklarım dinlenirken kulakları sağır eden bir gümbürtü koptu aniden. Yer
sallandı. Gürültünün kaynağı merak edilse de kimse yerinden kıpırdamaya cesaret
edemedi. Epey zaman sonra tozla karışık yanık kokusu kaplamaya başladı sarayın
koridorlarını. Son noktanın konulacağı salonun tavanına top mermisi isabet etmiş,
yangın çıkmıştı. Aslında isabet değil tam hedefti. Bu bana devrimciler tarafından
verilmiş bir mesajdı. Son akşam yemeğinin kaderi yıllar sonra bu masada ikinci kez
tecelli etmişti ve ben artık kaderime rıza gösterip direnmeyecektim. Jésus ne hissetti
bilmiyorum. Hatta hissetti mi onu da bilmiyorum. Ben sadece yorgundum.
Hakkımdaki karar en başından belliyken umut sofrası kurduranların, adlarını temize
çekme operasyonu başarıyla tamamlanmıştı. Omuzlarım ve başım dimdik odama son
kez sığındım. İdam gerçeğime rağmen yanımda olup bana inananlara teşekkür
mahiyetinde mektup yazmalıydım. Yazı masamın başına geçtim. Sandalyemi
ayarladım. Başlığı attım.
” 12 GÜZEL KALBE”
“Size teşekkür edemem çünkü teşekkür, korkusuzca karşı duruşunuz için az kalır.
Bana sunduğunuz onca savunma, boynuma inecek giyotinin gölgesini uzaklaştırıp bir
an da olsa ümitlenmeme sebep oldu. Uzun süre sadece kraliçe olarak yaşadım.
Sonra ‘Avusturyalı kadın’ dediler. Cadı oldum, hain oldum, ensest oldum. Günlerdir
bana yüklemeye çalıştıkları günahların altında ezilirken sözleriniz Marie olduğumu
hatırlattı. Marie Antoinette. Bir annenin kızı, dört çocuğun annesi, bir adamın eşi.
İnsan. Ben suçsuz değilim. Saray benim mabedimdi. Halk bağırıyordu ve ben,
duymuyordum. Yine de kimse yalnızca hatalarıyla yargılanmamalı çünkü insan,
yaptığı kadar anlamlandıramadıklarıyla da ölçülmeli. Ben ölüyorum. Sizi tarihe
emanet ediyorum ama adaletinize değil vicdanınıza güvenerek. Eğer çocuklarınız
olursa onlara anlatın. “Bir zamanlar bir kraliçe vardı. Yanlış sayılırsa yanlış yaptı,
evet ama onu affetmek isteyenler de vardı ve en çok onlar, insandı.” deyin.
Mektup bitince bir zarfa koyup üzerine “GELECEĞE” yazdıktan sonra öylece ortaya
bıraktım. Birazdan beni almaya geleceklerini hissediyordum. Yanılmamışım. Önce
kapkara zindana attılar, ertesi sabah sokaklarda halka göstere göstere giyotine
götürdüler. Kazara ayağına bastığım cellattan özür dileyince alay ettiğimi sanıp
çırılçıplak soydular. Kafamı hırsla idam sehpasına yerleştirdiler. Utanç mı ağırdı, acı
mı? Artık bir önemi yoktu. İçimde yankılanan her şey susmuştu. Ne bir öfke kalmıştı
ne bir isyan. Ben, Marie Antoinette Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve Maria
Theresia’nın on beşinci çocuğu, Kral XVI. Louis’nin karısı, çocuklarımın anası
değildim artık. Zaman kavramı yoktu soğuk metalin gölgesinde. Rüzgar yüzümü
yalıyordu belki de son kez. Garip ama annemin sevgisizliği kokuyordu her yer.
Sığınmak istediğim ne varsa uzaklaşıyordu. Bir ses duydum uyku gibi derin.
Kıpkırmızı karanlık kapladı her bir yanımı. Dudaklarımı oynatamıyordum. Tek sözüm
daha kalmıştı söylenecek oysa.
“Buraya ka…