"Serin bir sabah esintisiyle uyanmıştı Süleyman Dede. Yetmiş sekiz yaşına merdiven dayamıştı ama hâlâ her sabah saat yedide kalkar, çayını koyar, üstüne karısı Nazife’yi uyandırır,
"Ben Marie Antoinette. Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve Maria Theresia'nın on beşinci çocuğuyum. Çok sıkı ahlak kurallarıyla büyütüldüm. Avusturya-Fransa müttefikliğinin uzun ömürlü olması adına
"Sevgili Kadın, Bak şimdi… Sana bu mektubu, gözüm sehpanın üstündeki kumandayı görüp kolumu uzatamayacak kadar yorgun olduğum bir pazar günü yazıyorum. Niyetim ne kavga ne
"Elini burnuna götürme alışkanlığı vardı. Öyle arada sırada değil sık sık. Her dört seferin üçünde bu hareketin devamında banyoya gider, sıvı sabunu avuçlarına sıkar ve
Hayat sunar, insan sanar. Hayatı sunduğu kadar değil aldanışları kadar yaşar. Zaman bazı anlara nokta koyup, üzerinden akıp geçmesine aldırmadan hayata hep ordan başlayıp yaşamaya
Nazlıcan, takvimi delik deşik ettiğinden beri ev arkadaşları onu “Kırmızı Alarm Komutanı” diye çağırıyordu. Çünkü her ayın ortasında evin havası değişir, bitkiler solar, kediler camdan
Yetti bana bu hasret, hiç dayanamıyorum. Sabırla helva koruk, ben sabredemiyorum. Gönlüm yorgun, perişan; toparlanamıyorum. Hakk'tan dileğim vuslat; her dem yalvarıyorum.
Köyün en sessiz evi, mezarlığın hemen karşısındaydı. Burada oturan Naciye Teyze’nin boyu pek uzun sayılmazdı. Hafifçe kamburu çıkmıştı artık. Yılların yükü sırtına değil de ruhuna
Nezaket Hanım, seksenlerin ortasında hafızanın kıyısında yaşayan bir zarafet timsaliydi. Eski edebiyat öğretmeni, şair ruhlu, ama son yıllarda şiirden çok “şey… neydi onun adı…” diyordu. Gündüzleri