Yazar Mutlu Konak
İnsan bazı sabahlar uyanmaz; sadece gözlerini açar. Ben de o sabahlardan birinde, perdeden sızan solgun ışığın yüzüme değmesiyle değil, içimde ağır bir boşluğun kıpırdanmasıyla doğruldum yatakta. Annemin ölümünden sonra zaman böyle çalışıyordu: Saat ilerliyor ama ben ilerlemiyordum.
Pencereyi açtım. Bahçede papatyalar vardı. Her sabah olduğu gibi. Her sabah olmadığı kadar da yabancı.
Onlar hep oradaydı. Ne eksilmişlerdi ne de çoğalmışlardı. Neşeli değillerdi ama yaslı da görünmüyordu. Sanki hayatla aralarına ince bir mesafe koymuşlar ve her şeye biraz uzaktan bakmayı seçmişlerdi. Bunu becerebilmelerine özeniyordum. Çünkü ben her şeyi ya çok içime alıyor ya da tamamen dışarıda bırakıyordum.
Annem papatyaları severdi. “Gösterişsizdir ama inatçıdır.” derdi. “Bak, kimse fark etmese de açar.”
Ben o zamanlar bu cümleyi bir çiçek bilgisi sanmıştım. Meğer bir hayatta kalma yöntemiymiş.
Bahçeye çıktım. Toprak hâlâ gecenin serinliğini taşıyordu. Papatyaların arasına basmamaya çalışarak yürüdüm. Kendime de böyle davranıyordum aslında: kırılabileceğim yerlere basmamaya, içimdeki hassas alanları ezmemeye çalışarak.
Bir papatyaya eğildim. Ortasındaki sarı kısım soluk görünüyordu. Yorgun musun? Diye düşündüm. Sonra kendime kızdım. İnsan, yorgunluğunu bile bir başkasına yakıştırmak ister miydi? Evet, isterdi. Çünkü kendi yorgunluğunu kabul etmek, çökmekle eşdeğerdi benim için.
Annem öldüğünde herkes bana güçlü olmam gerektiğini söyledi. Kimse “üzgün ol” demedi. Kimse “dağılabilirsin” diye fısıldamadı. Ben de güçlü olmayı, hissetmemek sandım. O günden sonra hislerimi düzenli bir şekilde içime gömdüm. Üstlerini kapattım. Papatyalar gibi: sessiz, beyaz, kimseye yük olmadan.
Ama papatyalar, sandığım kadar sessiz değildi. Zamanla fark ettim. Rüzgâr estiğinde eğilmeleri bir kabulleniş değil, bir müzakereydi. Kırılmamak için geçici bir teslimiyet. İnsan da böyle olmalıydı belki: her şeye dik durmaya çalışarak değil, bazen eğilerek hayatta kalmalıydı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprak pantolonuma bulaştı. Annem görse kızardı. “Kendine dikkat et!” derdi. Şimdi kimse demiyordu. İnsan, kendine dikkat etmeyi başkasından öğrenirmiş meğer.
Bir papatya koparmayı düşündüm. Elim titredi. Küçük bir hareketti bu; ama içimde büyük bir eşik gibi duruyordu. Koparırsam, annemin sevdiği bir şeyi eksiltecek gibiydim. Koparırsam, geri dönülmez bir şey yapacakmışım gibi. O an fark ettim: ben hâlâ vedalaşmamıştım. Ölüm olmuştu ama ayrılık olmamıştı. Annem gitmişti ama ben bırakmamıştım.
Elimi geri çektim. Ağlamadım. Gözyaşı da bazen gelmez; insanın içi doludur ama kapakları açılmaz. Bunun da bir ağlama biçimi olduğunu o gün öğrendim.
Bahçede uzun süre kaldım. Papatyalar güneşe doğru yüzlerini biraz daha kaldırdı. Hiçbiri diğerinden farklı değildi ama her biri ayrı bir yerde duruyordu. Tıpkı insanlar gibi benzer acılar, farklı yalnızlıklar.
İçimden bir ses, “İyileşmek istiyor musun?” diye sordu. Bu soru beni korkuttu. Çünkü iyileşmek, unutmaktan daha fazlasıydı. Kabul etmeyi, taşımayı, onunla yaşamayı gerektiriyordu. Annemi içimde bir boşluk olarak değil, bir ağırlık olarak taşımayı göze almam gerekiyordu.
Ayağa kalktım. Papatyalara son bir kez baktım. Onlar hâlâ susuyordu. Ama artık biliyordum: bazı suskunluklar kaçış değil, dayanma biçimiydi.
Eve dönerken içimden şu cümle geçti:
Ben de papatya gibiyim. Göze çarpmıyorum ama hâlâ buradayım.
Ve bazen, hayatta kalmak için bundan fazlasına gerek yoktu.