Yukarı Mahalle
Yazar Ayşin Çoban
İnce bir çizgidir, kötüyü iyiyi ayıran ve bir adım ötesidir, kaderimize çizilen yol. En zoru; atılan o ilk adımdır, gerisi zahmetsiz ve kolaylıktır. Sonra iyiliğinde yolları sonuna kadar açılır, kötülüğünde. Peki ya daha var olmadan kötülük etrafını sarmışsa buna ne denir, kader mi, kör talih mi?
Bazı ruhlar, kötülüğün içine doğar ve kaderini etrafını ören fenalıklar belirler.
Adı Mehmet, o daha doğmadan kaderi yazılıp çizilmişti.
Elleri kan içinde öylece kalmıştı. Aslında yabancısı değildi kan revan olayların. Herkesin gördüğü kâbusların gerçeğini yaşamıştı ama bu sefer başkaydı. Beterin beteri var sözünün vuku bulmuş haliydi.
Donuk bir yüz ifadesiyle birlikte dökülen pişmanlık gözyaşlarıyla dalıp gitti çocukluğuna. Boğum boğumdu boğazı. Elindeki kanla, damarlarında dolaşan kanın pek bir farkı yoktu. Kanı bozuk, lakabına alışık büyümesi, öte taraftan kanı bozuk, olduğunun bilincinde olmasına rağmen her zaman uzak durmak istemişti, ortasına doğduğu kötülükten. Lakin damarlarında dolaşan kan kadar yakındı. Feleğin çemberi, onu eninde sonunda düşürmüştü o uzak durmak istediği hayata. Ve İlk cinayetiydi, kötülüğe attığı ilk adım değildi elbette. En son yapacağı şeydi aslında. Bazen ne kadar çabalarsa çabalasın insan, istese de istemese de yüzüne gözüne bulaşırdı bir şekilde karanlıkların hissi. Korunan göze çöp batar misali. Onunda korktuğu başına gelmişti. Hayatındaki tek saf, temiz duygusu imkânsızdan öte olan aşkıydı.
O, yukarı mahalledendi, aşağı mahallenin çocuklarının korktuğu bir adım dahi atamadığı o sokaktaki mahzun çocuklardan biriydi aslında. Her insan temiz doğar, fıtratı paktır; bembeyaz bir patiska gibi. Sonra çıkmayan lekelerle kirlenir; alın yazgısı gibi kader çizgisi gibi, hayatını o lekeler belirler. Ve insanın içine siner, içi dışı bir olmaktan başka çare bulunmaz.
O yaşlarda korkulan olmak, hoşuna gitse de gençlik yıllarında aşağı mahallenin kızına karşılıksız duyduğu aşkın acısı, aslında doğru yerde olmadığını anlatmıştı ona. Herkesin yardımına koşan tüm şehrin dayı diye tanıdığı hürmet ettiği Aziz ustanın kızıyla, sayısı meçhul cinayetler işleyen adı şanı Leşko Salih, diye nam salan o katilin oğlu.
Bu aşk, baştan sona yanlıştı onun nazarında, haksızda sayılmazdı, hiç zıtlıkların ahenkle birleştiğine şahit olmamıştı. İyi ve kötü bir araya ancak zıtlaşmak için savaşmak için gelirdi. Fakat o, yine de tüm olumsuzluklara rağmen, dayının kızına yakmıştı yüreğini. Aslında onun namına yakışan istediğini söküp almak olsa da babası gibi olmamak için sevdiği kızın gönlü olmadan zorlamak istememişti, bu aşkı.
Sevdiği kadının, gönül vermesini bekledi senelerce. Çünkü o yalnızca Leşko’nun oğlu değil, aynı zamanda Leyla Hemşire’nin de oğluydu. Bir yanı siyah bir yanı beyazdı, hangisini beslese o galip gelecekti. Etrafındaki Karanlık, içinin aydınlığından fazla olunca onu, o gün içine almış, beyaz yanını da mağlup etmişti.
Oysa Leyla hemşirenin oğlu olmak, onu babasından ayıran tek faktördü. Annesinden aldığı genlere sımsıkı tutunmuştu. Leşko gibi olmamak için elinden geleni yapmıştı o güne kadar.
Hatta aşkını, annesinin çektiklerini Gülşah’a yaşatmamak için kalbine gömmüştü, nerden bilecekti gömdüğü yerden filizleneceğini.
Üstelik babasının yaptığı gibi sevdiği kadını, o kötü dünyasının içine sürüklemek istemezdi.
Leyla Hemşire güzeller güzeli, o yıllarda beldenin ilk okuyup hemşire olan kızı, mahallede ki tüm kızların hayalindeki hayatı yaşardı, arkasında dağ gibi duran babasının sayesinde. Kızların sadece evlendirilmek için yetiştirildiği o yıllarda, Leyla çalışıp ekonomik özgürlüğünü eline almıştı.
Samimi mahallenin, mütevazı sakinlerindendi. Ailesiyle birlikte huzurlu bir hayat sürerken kör bir aşkın kurbanı olmuştu. Bir komşu düğününe hevesle hazırlanıyordu. Belgin Doruk’un meşhur olduğu, o yılların modası da sinema sahnelerinden geçerdi. Giyindiği, siyah volanlı beyaz puantiyeli elbisesi ve tarzını tamamlayan tasma kolyesine eşlik eden, Belgin topuzuyla güzelliği göz kamaştırıcı olmuştu.
Özene bezene hazırlandığı düğünde, mahallenin delikanlılarından Aziz’i etkilemek istemişti. İçten içe beğeni duyduğu o mangal yürekli delikanlının, içindeki kelebekleri tek bakışı uçuşturmaya yetmişti. O, büyülü bir aşk beklerken, şehrin kabadayısı Salih’in aşkını canlandırmıştı. Ve onunla bir yola girmekten kaçamamıştı.
Mehmet, annesinin hikâyesini az çok biliyordu, hatta yakın şahidiydi denilebilir. Gecenin bir yarısı, nal seslerine uyanır, kanun kaçağı babasının adamlarının sırtında uyur, gözlerini eşkıyalarla dolu mağarada açardı. Kendisi ve iki kardeşiyle günleri mağarada geçerdi. Annesinin ürkekliği, onu nefretle büyümesine sebep olmuştu.
Aklı erdiğinde ısrarla, “Ne diye bu adamla evlendin?” Sorusunun cevabını alamamıştı annesinden. Mahalleden, arkadaşlarından öğrenmişti asıl gerçeği. Leyla Salih’in tüm ısrarlarını reddetmiş, fakat onun tarafından zorla kaçırılıp evlenmek zorunda kalacağını tahmin edememişti.
Çevrenin lafının, sözünün altında kalan ailesi de sahip çıkamamış, Leşko Salih’in insafına kalmıştı. Ömrü Salih’e boyun eğmekle geçmiş, çocuklarının babaları gibi gangster olmaması için çabalayıp durmuştu. Bilmediği bir şey vardı, patiska çoktan lekelenmişti.
Sürekli değişen kanunlar, hükümetler ve darbelerden ötürü kanun yerini bulamayınca ondan fazla cinayet işleyen kocası, iyice nam yapmış tutuklanmayınca da Leyla’yı iyice kendine mahkûm etmişti. Gördüğü şiddete hep susmuştu o güne kadar. Mehmet büyüyünce babasının karşısına dikilmiş, annesini vurduğu için ayakta duramayan sarhoş babasını yere sermişti. Leyla, kocasının uyanınca oğlunun infazına karar vereceğini adı gibi biliyordu. Bunu önlemek için o gün tüm cesaretini evladının akıbeti için toplamış, onu ihbar ederek hapse attırmıştı. Biraz nefes almış olsalar da alınlarına mıh gibi çizilen o lakap (Leşkonun çoluğu çocuğu) babalarının yolundan gitmekten başka çıkar yol bırakmamıştı. Bıçaklı kavgaya giren küçük kardeşi, aldığı darbeler sonucunda ağır yaralanmıştı. Doktorların ümitsiz konuştuğu kardeşi için özel izinle ceza evinden ziyarete gelen Salih, kelepçelerine iki kolundaki askerlere aldırmadan Leyla’ya tehditler savurmuştu. “Eğer oğlum ölürse ahdim olsun canını almadan ölmeyeceğim.” diye, hastane salonunu ayağa kaldırmıştı.
Film şeridi gibi geçiyordu, olanalar Mehmet’in gözünden. Kardeşinin acı haberini aldığı gün, yemin içmişti kana kan alacaktı. Sevdası dahi engel değildi, bu intikam duygusuna. Babalık görmediği bir ailede, büyük abi olunca kardeşini, evladı gibi sarıp sarmalamıştı. O, aslında kardeş acısı çekmiyordu, onun evlat acısıyla canı yanıyordu. Salih’in hapse girmesiyle birlikte, gangster âlemindeki tüm düşmanların namluları, o iki erkek kardeşe çevrilmiş, kardeşi pusuya düşürülüp öldürülmüştü. Babalarından kurtulduk derken belki de düzgün bir hayat sürüp yuva kurmak arzusundayken babalarının çizdiği yol onların kaderi olmuştu. Bazen hayat, o ilk adımı ölürcesine atmak isterken çelme takıverirdi insana.
Oysa sevdası için değişmeye kararlıydı. Aşkına attığı o ilk adım karşılık bile görmüştü. Gülşah, onun içindeki o mahzun çocuğun farkındaydı, gözlerindeki bakış mahzun ve matemliydi. Matemi yaşamak zorunda kaldığı hayat, mahzun bakışları ise yaşayamadığı çocukluğuydu. Beklediği o an gelmiş, sevdiği kadın gönül vermişti ona. Kardeşinin intikamını alacaktı elbet. Ama ahhh! Şu aşk yok mu şu aşk? Yoldan da çıkarır adamı, yola da sokar işte. Aslında, eve varıp annesine müjdeyi verme niyetindeydi. Karşılaştığı olayla yaşadığı hiç örtüşmedi. Babasının afla çıkacağından da habersizdi.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde kaderi yine onu iyi olmaktan çıkardı. Annesinin gırtlağına dayanan usturayı görünce, gözü döndü ve şarjörü babasının kafasına boşalttı. Annesini kurtarmıştı, bunun için şükrediyordu içinden, fakat baba katili olmakta istememişti. Tüm bunları düşünürken elindeki kan kurumak üzereydi. Gülşah düştü aklına, ona ne kadar büyük hayal kırıklığı olacağını düşündü. Evet, annesini kurtarmıştı ama hayatı bitmişti. Ya da o öyle sanıyordu. Leyla, hayatını adadığı evlatlarının elinden kayıp gitmesini izleyemezdi. Bir oğlunu toprağa vermişti, bu adam yüzünden diğer oğlunu hapse gönderemezdi.
Üstelik biricik kızı, bu hayata dayanamamış hayırsız bir adamın peşinden çıkıp gitmişti. Tüm evlatları birer birer yok olmuşken hayatını yaşayacak değildi. Sadece Mehmet’i kalmıştı, yaşama bağlayan tek sebebiydi oğlu, onu da bu adama kurban edemezdi.
Oğlunun en yakın arkadaşını çağırıp ona emanet etti. Şoktan çıkamayan Mehmet ne yaptığını bilmez halde arkadaşının kolunda çıkıp gitti. Leyla ise önce silahı iyice temizledi, sonra eline alıp atış yapar gibi sıkıca tuttu. Parmak izinin çıktığından emin olduktan sonra, kendini ihbar edip oğlunun suçunu üstlendi.
O, bir kere zalim bir aşka mahkûm olmuştu, parmaklıkların arkası ona ağır gelmeyecekti. Ama oğlu yaşamalıydı özgürce. Sevmeliydi, sevilmeliydi.
“Ben kör aşkının kurbanı oldum Salih, sende kör kurşunların kurbanı, ödeşmiş olduk böylece.”
Bilinmeyen gerçek şuydu ki:
“Hayat, sevmeyi bilmeyenlerin kurallarıyla yaşanırdı.”
İçinin aydınlığıyla dışının karanlığına yenik düşenler bu kurallara uymak zorundaydı.